Anasayfa Köşe Yazıları Üçüncü bir yol açmak…

Üçüncü bir yol açmak…

Paylaş

 

Üçüncü bir yol açmak...
Naci Sönmez 
sonmez_naci@hotmail.com

Uzun yıllardır, eşitlikçi, özgürlükçü, ekolojik ve demokratik bir yaşam için sürdürdüğümüz mücadelemiz artık kurumsallaşma ve siyasallaşma mecrasına girmiştir. (*)

Dünyada ve Türkiye’de, eşitsizliğin, adaletsizlik ve sömürünün, doğa tahribatının, ekolojik felaketin fütursuzca yaşandığı bir süreçten geçiyoruz. Ülkeler arasındaki adil olmayan, adaletsizlik ve hukuksuzluğun hüküm sürdüğü, kapitalizmin yeni olanaklarla elde ettiği sömürü ve yoksullaştırma düzeninin, en ağır sonuçlarının görüldüğü, soysuz kapitalizmin yeni dünya düzeniyle karşı karşıyayız. Barbarlığın, savaşın, ötekileştirmenin, yeni neo liberal politikalareşliğinde, süslenip püslendirildiği bir yeni dünya düzeninin içinde yaşamaya mahkum ediliyoruz. Alternatifsizlik propagandası altındayız. Seçeneksizlik psikolojisi içine sıkıştırılmış durumdayız. Kapitalizm milyarlarca insanı adeta bu soygun düzenine mahkum bir halde çaresizlik duygusuyla yaşatmaya çalışıyor.

Tüm bu fotoğrafın içinde, adaletin, eşitliğin, özgürlüğün, demokrasinin peşinde olanlar, geleceği ve umudu arayanlar, tüm zorluklara ve karşılaştıkları baskılara rağmen mücadele etmeye; kapitalizmin, dünyaya egemen, uluslararası sermayenin hegemonyasını geriletmeye, yürütülen mücadele içinde daha özgür, demokratik toplumsal düzen arayışını sürdürmeye çalışıyorlar.

Türkiye tüm bu gelişmeler içinde adeta ateş çemberi içinde olan bir ülke olarak; emperyal planları olan uluslararası sermayenin ve ülkelerin gözdesi olan bir ülke ve asla görmezden gelinemeyecek bir aktör olarak sorun yumağının orta yerinde durmaktadır. Bölgemizde cereyan eden olaylar, Arap baharı diye başlayıp, adeta kabusa, kuralsız savaş ve zulümlere dönüşen siyasal gelişmelerin içinde, nasıl bir ateş çemberinin içinde olduğumuzun her gün acı sonuçlarını yaşadığımızı gözler önüne sermektedir.

İnsanlığın geçmişi hep daha demokratik bir düzen ve özgürlüklerin daha güvence altında olacağı bir toplumsal mücadele içinde geçmiştir. Adalet arayışı, hukuk arayışı, özgürlük arayışı tüm insanlığın ağır bedeller ödemesine ve can kayıplarıyla sonuçlanan savaşlara neden olmuştur. Dünyanın birçok yerine göre, Ortadoğu ülkeleri, demokrasiyi kazanmakta hep zorlanmış, daha baskıcı ve diktatörlük rejimleri ile yönetilen ülkeler olmaktan kurtulamamıştır.

Özellikle soğuk savaş yıllarında sağlamlaşan ve asla yıkılmaz gibi görünen rejimler, gerek iç dinamiklerin gerekse dış dinamiklerin zorlamasıyla bir bir çatlamaya, yıkılmaya ve her birinde yeni sorunların açığa çıktığı çatışmalar eşliğinde bizi de etkileyen yanlarıyla, tüm dünyayı etkileyen bir sıcaklıkta güncel durumu belirleyen koşullarda bir film şeridi gibi seyir alanımıza girmiştir. Dünyanın soğuk savaş döneminde oluşmuş olan siyasal dizilişleri, bu yeni dönemde küresel çağda ardı ardına çözüldükçe, o dönemin birleştirici tüm fonksiyonları geçersizleştikçe, her bir ülkenin bu yeni duruma entegre olmasındaki zorluklar, yeni çatışma dinamiklerini ve sorun alanlarını açığa çıkarmıştır.

Hiçbir şeyin artık eskisi gibi olamayacağını anlamakta elini çabuk tutan ülkeler, durumu erken farkedip, yeni dönemin ruhuna uygun pozisyon alabildikleri oranda daha sorunsuz bu süreci atlatabilmişlerdir.  Ancak, yeni durumu anlamakta geç kalanlar ya da yeni durumu anlamak istemeyenler, bu yeni duruma direndikleri oranda kendilerini kuşatan yeninin karşısında sarsıntı yaşamaya ve sarsıntının yarattığı çatışmayı çok derin yaşamaya mahkum olmuşlardır. Geçmişte hiçbir şekilde yıkılmaz sağlam kaleler gibi görünen tüm diktatörlükler bugün ya yerle bir olmuşlardır, ya da ülkelerindeki iç savaşın yıkımı içinde boğulup durmaktadırlar.

Artık hayatın değişimine direnmenin mümkün olmadığı bir hızlı akışın ve sorunların orta yerindeyiz. Bugün Mısır’da, Suriye’de yaşananları kendi ülkemizde yaşanan yakıcı gündemlerimizin sıcaklığında iç içe geçmiş bir biçimde yaşıyor oluşumuz bundandır.

Artık eski ulus devlet paradigmasının bize biçtiği rollerden doğru meselelere yaklaşmamız mümkün değildir. Artık, dünyadaki tüm sorun alanlarının globalleştiği, küreselleştiği bu çağda, dünyanın herhangi bir yerinde yaşanan siyasal gelişmelerden kendimizi uzaklaştırarak sürdürülebilir bir siyasal yürüyüş oluşturamayız. Eskisi gibi sadece ulusal sınırlarımızın içinden siyasal tahkimat yaparak, ülkenin bağımsızlığı ve sıradan antiemperyalist bilindik yoldan siyasi pozisyon tutarak uluslararası büyük sermaye güçlerinin, ülkemizin sorun alanlarına müdahalesini engelleyemeyiz.

Dünyanın herhangi bir ülkesindeki bir ekolojik felakete ses çıkarmadan bugün ülkemizdeki çevre felaketlerini, iktidarın rant için yeşili doğayı tahrip etmesini engelleyemeyiz.

Mısır’da ki, Suriye’de ki özgürlük alanlarına, demokrasi alanına karşı her türlü anti demokratik müdahalelere hayırhah tutum alarak, ülkemizdeki demokrasi mücadelesinin ete kemiğe bürünüp toplumsallaşmasını sağlayamayız.

Demokrasi, özgürlük, ekoloji ve cinsiyet ayrımcılığı alanında çifte standartlar oluşturarak, memleketin bu alanlarındaki sorun alanlarına müdahil olamayız.

Bugün ülkemizde siyasal iktidarın hegomonik, otoriter ve kibirli yönetim anlayışı karşısında, toplumsal muhalefet güçlerinin sergilediği dağınıklık, iktidara karşı mücadeledeki eklektik ve savruk siyasal duruşlarını da iyi değerlendirmek ve analiz etmek son derece önemlidir.

Genel olarak solun ve toplumsal muhalefet hareketinin, iktidardaki partiyi analizinde sorunlar olduğu görülmektedir. Bugün AKP’nin şifrelerini çözemeyen, AKP’yi doğru değerlendiremeyen bir muhalefetin kendisini alternatif bir iktidar seçeneği olarak tahkim etmesi mümkün değildir. Bugün her zamankinden fazla kafalar karışık ve bu kafa karışıklığından kaynaklı her zamankinden daha örgütsüz ve dağınık bir durumdayız. Eski siyasal paradigmaların ve ezberlerin bugünü okuyamadığını, ne yazık ki politik halden, vaziyetten ve sonuçlardan görmek zorunda kalmaktayız. Solun geçmiş tarihsel dünyasından gelen politik alışkanlıklar, siyaset yapma tarzları, ideolojik refleksler bugün ayağımıza dolaşmaktadır.

Tüm dünyada olduğu gibi yeni küresel dönem ülkemizde de sistemi, kapitalizmi değişime ve yeni bir siyasal düzeni inşa etmeye yöneltmiştir. Her değişim ve dönüşüm kaçınılmaz olarak eski ile hesaplaşmayı, eskinin bürokratik yapılarıyla çatışmayı zorunlu kılar. Bu değişime ve dönüşüme hazırlıklı olan ülkeler ve siyasal hareketler, süreci daha düşük yoğunluklu çatışmalarla geçiştirilebilirken, bizim gibi köklü ve baskıcı tektipçi devlet geleneğinin kurumsallaştığı ülkelerde ve bu ülkelerde siyaset yapan politik hareketlerde bu süreçler daha yakıcı ve derin tartışma ve kırılmalarla yaşanmak zorunda kalmaktadır.

12 Eylül Askeri darbesi ile ülkemizde özgürlük alanlarının tamamen daraltıldığı, demokrasi alanında ciddi kısıtlamaların kurumsallaştığı bir dönemi hepimiz önemli bedeller yaşayarak gördük. Tüm bu uzun süreç boyunda, Türkiye’nin demokratik güçleri, muhalif örgütleri, sol ve sosyalist grupları 12 Eylül rejiminin tüm kurum ve kurallarıyla kaldırılacağı, 12 Eylül rejiminden kaynaklı doğan tüm sonuçların yargı önüne çıkarılmasını sağlayacak bir mücadeleyi ana eksenlerine aldılar. Genel olarak sol hareket bu refleksini ve siyasal duyarlılığını AKP’nin iktidar olduğu, geniş halk kesimlerinin oylarını bloke ettiği döneme kadar korudu. AKP’nin hükümet olması hatta halkın oylarıyla iktidarını pekiştirmesi ile solun dünyasında yepyeni bir dönem başladı.

Aslında yaşananlar eski rejimin aktörleri ile yeni rejimin aktörleri arasındaki bir çatışma iken, sol kendi çaresizliğine ve yeniyi anlama ve yeni döneme dair bir fikri tahkimat yapmaktaki sıkıntılarına, belirsizliklerine bağlı olarak bu iki kutup arasında bir tercihe zorlandı ki, sorun bu noktadan sonra başladı. Yakın tarihimizde yaşananları ve yaşanmaya da bir süre daha devam edeceğini bildiğimiz bu kırılma noktalarında, hala daha özgürlükçü, eşitlikçi, ekolojist ve demokrat bir yol bulma göreviyle karşı karşıyayız.

Solun önemli bir kesimindeki AKP analizi, bu bulanıklığı aşmamıza ve daha berrak bir yol bulmamıza engel oluşturmaktadır. Eski dünyanın ve ulus devlet paradigmasının penceresinden olayları açıklamaya ve AKP’yi analiz etmeye çalışanların elbette bugün daha egemen ve baskın olduklarını görmekteyiz. Yıllarca, toplumsal hayat içinde ilericilik – gericilik saflaşması ve aydınlanmacı, modernist bir bakış açısıyla siyasal hayatını geçirmiş bir geçmişten gelerek, bugün yeni dünyanın ve evrensel politik dünyanın içinde kendisini güçsüz ve yutulacakmış gibi hissedip siyaset yapmanın zorlukları vardır.

Fikriniz eski dünyaya ait olunca, yeni durumu anlayıp izah etmekte ikna edici olamayınca elbette daha korumacı ve kapılarınızı da dünyaya kapatan bir çizgiye çekilebiliyorsunuz. Bu durumun kendisi başlı başına bir handikaptır. O yüzden bugün salt iktidardaki partiyi ve siyasal kadrolarını hedef alarak, ona karşı olmaya, hükümet karşıtlığını sistem karşıtlığının yerine koyarak siyasi bir yol bulmaya çalışmaktan öte bir derinlikten yoksun kalabiliyorsunuz.

AKP Türkiye’deki ulusalcı ve milliyetçi kesimlerin kodladığı gibi, hepimizin geçmişten tanıdığı siyasal İslamcı bir parti değildir. Hatta geçmiş siyasal İslamcı partiler gibi batı düşmanı bir partide değildir. AKP yeni dünya düzeninin, ülkemize has yeni kapitalist restorasyonunun partisi ve siyasal aktörüdür. Onun damarlarında taşıdığı siyasal İslamcı kan, kapitalizmin eşitsizlik ve adaletsizlik üreten virüsü ile tadlandırılmıştır. O yüzdendir ki, AKP ile mücadele kapitalizmle mücadelenin içinde ancak gerçek bir politik mücadeleye dönüştürülebilir.

Tümüyle boylu boyuna uluslararası kapitalist dünyanın mutfağında siyaset kuran ve bölgesinde de alt emperyal ülke olma yaklaşımları içinde olan bir partiyle mücadele, bugünkü gibi, basit birAKP karşıtlığı ile ele alınamaz ve bu yoldan AKP iktidarı asla geriletilemez.

Evet, muhazakar kadroları ve muhafazakâr bir seçmen kitlesi vardır. Ancak bugün AKP’ye karşı mücadele edeceklerin bilmesi zorunlu olan bir şey var ki, oda AKP’ye karşı mücadele esas olarak, onun Türkiye halklarına sunduğu politik programa ve yeni liberal dayatmalara karşı sistemi, kapitalizmi hedef alan alternatif bir siyaset oluşturmaktan geçer.

Bu partiyi salt hükümetten etme girişimlerinin ve faaliyetlerinin bugün hiçbir karşılığının olmadığını yakın tarihimizde gördük, görmeye de devam ediyoruz. 90’lı yıllar boyunca yaşananlar, 28 Şubat süreci, anayasa mahkemeleri maceraları, Cumhurbaşkanlığı krizi, Cumhuriyet mitingleri, 27 Nisan e-muhtıraları süreçlerinde bu muhalefet anlayışının açmazlarını ve sonuçlarını yeteri kadar görmek ve hafıza tazelemek mümkündür. Gezi Direnişi ile birlikte aslında bu fotoğrafın görülmüş olmasını umut ederdim. Ancak gezi sonrası, gezinin ruhuna dair soldaki değerlendirmelerin çeşitliliğini ve birbirine benzemez yanlarını gördükçe bu umutlarımızın boş beklenti olduğunu anlamış olduk.

Başbaka’ın öteden beri siyasi tahkimatını kutuplaştırma hamleleri üzerine kurduğunu biliyoruz. Erdoğan’ın bu siyaset kurma becerisini besleyen en önemli açmaz ne yazık ki, karşısındaki egemen muhalefet hattının da bu kutuplaştırma siyasetine karşılık veriyor olması ve tüm tahkimatını karşı kutup siyasetine bağlamasıdır. Tayyip Erdoğan Gezi eylemleriyle açığa çıkan ve ciddi bir yeni muhalefet olanağı olarak kurgulanabilecek bir olanağı yine bildiği yoldan etkisiz kılma hamlesi gerçekleştirdi. Eylemlerin 4. gününde kendi karşısındakileri bir torbaya doldurarak öteki ilan ederek bu hamlesi için ardı ardına atak yaptı. Marjinaller olarak tariflediği kesimleri kodlayarak, düşman ilan ederek ve bir komplo merkezi olarak hedef gösterip, farklı duyarlılıklarla karşısına dikilmiş olanlara adeta alan daraltması yaparak kendisi açısından alan genişletme siyaseti kurdu.

Hepimizin bildiği gibi, Erdoğan’ın bu kutuplaştırma siyasetine karşı, bu tuzağı bozan ve AKP’ye oy veren kitlelerin vicdanında dahi acaba sorusu sordurmayı başarmış bir hareketi ancak yine ulusalcı kesimlerin başını çektiği muhalefet hattı bozabilirdi ki, gelinen aşama itibarıyla mücadele büyük ölçüde bu iki kesimin maçı halinde devam eder hale gelmiştir. İktidardaki parti egemenliğini bu toplumu kutuplaştırma üzerinden yeniden tesis etmeye, oyları belli bir seviyede tutmaya çalışırken, karşısındaki ana akım muhalefet cephesi de bu kutuplaşmanın muhalefetteki ayağı olarak taraftarlarını kemikleştirmeyi ve bu aradan güç toplamayı hedeflemekte hatta iktidarı istifaya zorlayacak yol ve yöntemlerin beklentisi ile siyaset kurmaya çalışmaktadır.

Özgürlükçü, katılımcı, demokratik bir Türkiye beklentisi ve umudu olanlar için bu iki kutup arasında tercih zorunludur demeye getirilerek, mücadele alanları domine edilmek istenmektedir. Bu durumun kendisi, eşitlikçi, özgürlükçü ve demokrat bir siyaset yapanlar için kabul edilebilir bir durum değildir, olmamalıdır.

Bugün eşitlikçi, özgürlükçü, ekolojist ve demokrat sol siyasetin temel görevi; iktidarın otoriter eğilimlerine, katılımcılığı sandıkla sınırlayan, özgürlük alanlarını sınırlamaya çalışan baskıcı bir yönetim anlayışına karşı mücadele kurarken, diğer yandan iktidarın geriletilmesini hatta yıkılmasını planlayan demokrasi dışı yöntemlere yönelen anlayışlara karşı da yerinde ve üslubunca tavır almaktır. Kırk satır mı kırk katır mı diyen dayatmaları reddederek, demokrasi içinde iktidarla mücadele etmek Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi’nin temel ayırt edici özelliği olmak zorundadır.

Şunun elbette bilincindeyiz. Bugün bu iki kutup arasında üçüncü bir yol açmak, farklı bir siyaset kurmak bizim açımızdan tek başımıza çok zordur. Bugün demokrasi mücadelesinde en belirleyici ve sürükleyici olan ve barış sürecinde iktidarla masada olan Kürt hareketiyle, faydacılıktan uzak, eklektik ve sorunlu birlikten uzak, sahici, kalıcı ve demokrasiyi kazanacak bir programa sahip birleşik mücadele kurmak çok önemlidir.

Bunların yanı sıra memleketin en yakıcı sorunu olan Kürt sorununda içine girilmiş olan süreç tüm açmazlarına ve belirsizliklerine rağmen barış ekseninde ve çözüm yolunda ilerlemektedir. Artık siyasetin buradan geri adım atması mümkün değildir. Bir kez mızrak çuvaldan fırlamıştır ve asla onu kimse daha fırladığı çuvala sokamayacaktır. Türkiye’de bu meseledeki gelişmelerde İktidar partisi ne kadar sorunun kaynağı ana akım muhalefet cephesi de bir o kadar sorunun kaynağıdır. Türkiye’nin demokratikleştirilmesi meselesi artık Kürt sorunun geldiği bu aşamadan bağımsız ele alınamaz. Kürt sorununundan ve Kürt siyasal hareketinden uzak durarak, araya bariyerler örerek Türkiye’de artık demokrasiyi kazanma iddiasıyla toplumsal muhalefetin inandırıcı bir siyaset kurması mümkün değildir.

Eski Türkiye’nin ve soğuk savaş dönemine ait antiemperyalist mücadele çizgisinin yol göstericiliğinde teorikleştirilmiş ulus devlet tahlilleri ve devrim stratejileri ile artık bu mesele kavranamaz. Artık bambaşka bir dünyada yaşıyoruz, bambaşka bir Türkiye’de yaşıyoruz. Solun eski ulus devlet dönemine ve eski soğuk savaş dönemine ait sınıfsal analizleri ile Kürt meselesi ve süren mücadeleye dair politik pozisyon tutmak mümkün değildir. Köprünün altından çok su akmıştır ve su kendi yatağını bulmuş yol almıştır. Suyun akışını değiştirmeye zorlamak, buna uygun politik pozisyonların içine girmek, yeniyi ve gelmekte olanı görmemek, görmek istememektir.

Yıllarca solun büyük toplantılarında, ayakta alkışladığımız Mustafa Suphi’lerin, Behice Boran’ların, İbrahim Kaypakkaya’ların, Deniz Gezmiş’lerin ve Mahir Çayan’ların isimlerinin yanına; Kemal Pir’leri, Haki Karaer’leri ve Mahzun Korkmaz’ları koymadığımız sürece, Kürt özgürlük mücadelesi ile dışardan bir ilişki kuruyoruz demektir. Artık Kürt hareketiyle daha bütünlüklü, programatik olan ve birleşik olan bir mücadele için kafa yormak, siyaset geliştirmek zorunludur.

Bizim bugün nasıl bir parti olduğumuzu anlamak için söylediklerimize ve eylemimize bakılması gerekir.

Evet, biz özgürlükçü bir partiyiz.

Toplumsal mücadeleler tarihi, insanlığın sürekli özgürlük taleplerinin etrafındaki mücadelelere sahne olmuştur. Ezenler, hayata egemen olmak isteyenler hep, egemenliklerini tesis etme yolunu, geniş toplumsal kesimlerin sindirilmesinde, baskı altına alınmasında, bireysel özgürlüklerinin yok sayılmasında görmüşlerdir. Ezilenlerin, horlananların, ötekileştirilip, dışlanıp baskı altına alınanların tarihide hep bu ezilmişliğe ve bastırılmaya karşı mücadele etmekle geçmiştir. Toplumsal devrimlerde bu mücadelelerin sonucunda gerçekleşmiştir.

Ezilenlerin kavgasında, kapitalizmin ve onun egemenlik sistemine itirazı olanların yarattığı toplumsal sistemlerde, sonuçta adaletin, hukukun, demokrasinin elde edilme mücadelesinde yarattıkları pratik süreçleriyle sınıfta kalmışlardır. 20. yüzyılın başlarında Sosyalist devrimlerle kapitalizm karşısında farklı bir seçenek yaratmayı becermiş olanlar da zaman içerisinde, sahip oldukları gücün ve yetkinin kullanılmasında ne yazık ki, bugünkü sorunlarımızın kaynağı olmaktan kendilerini kurtaramamışlardır.

Biz bugün tüm yaşanmış geçmiş süreçlerin deneyimiyle, geçmişi aşmayı ve sahici bir yenilenmeyi arzu ediyoruz. Bugün solun geçmiş tarihindeki açmazların ve tarihe not düştüğü olumsuz deneyimlerin tarihsel özeleştirisini yaparak, daha özgürlükçü bir yol bulmaya çalışıyoruz. Siyasetin doğasındaki öğreten üstenci dil ve örgütsel anlayış yerine, özgürlükçü, hiyerarşi kurmayan, doğrudan ve katılımcı bir demokrasi için politik hayatlarımızı yeniden şekillendirmeye çalışıyoruz.

Nasıl bir dünyada yaşamak istiyorsak, öylesi iç siyasi hayat örmeyi amaçlıyoruz. İnsanlık için öngördüğümüz özgürlükçü hayatı öncelikle siyasal ilişkilerimizde kurmaya ve bunu kurumsallaştırmaya çalışıyoruz. En azından bunun için çaba gösteriyoruz.

Bugün solun kodlandığı, otoriter, vesayetçi, devletçi çizgiden, algılardan uzaklaşmak için bizi toplumsal hafızalarda silikleştiren sol algısıyla mücadele edip özgürlükçü sol kavramını muradımızı anlatabilmek için güçlü bir şekilde ifadelendirmeye çalışıyoruz. Bu konudaki baskılanmalar sonucunda adeta sol olmayı ifade etmekteki utangaçlık yerine, sol vurgusuna önem veren bir özgürlükçülük perpesfikti ortaya koymak çok anlamlı olacaktır diye düşünüyoruz.

Toplumun her bir bireyinin kendine özgün özgür bir birey olduğunu kabul ederek, bireyi dışlayan, bireyi genel kurallar içinde şekle şemale sokan bir siyasal anlayış yerine, bireyin toplumsal hayata katkısını esas alan bir anlayışı benimsiyoruz.

Evet, biz eşitlikçi bir partiyiz.

Toplumsal yaşam içerisinde kapitalizmin yarattığı eşitsizliği aşmak istitoruz. Kimsenin inancından, kimliğinden, siyasal düşüncesinden ötürü ayrımcılığa tabi tutulmamasını istiyor ve bunun için eşitlik mücadelesi veriyoruz. Bugünkü dünyada eşitsizliğin temel sorun olduğunu düşünüyor, toplumsal barışı zehirleyen en önemli olgu olduğunu biliyoruz. Bugün ülkemizde de dini inancından dolayı, kimliğinden dolayı, cinsel tercihinden dolayı, siyasi düşüncelerinden dolayı dışlanan, ayrımcılığa maruz kalan insanlarımız olduğunu bilerek, eşitlik mücadelesinin, demokrat, ekolojist ve sol bir hareket için temel mücadele alanlarından biri olduğuna inanıyoruz.

Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunların önemli bir sebebi eşitsizliktir ve bu yüzden bizim açımızdan eşitlik talebi ve mücadelesi özel bir öneme sahiptir.

Evet, biz ekolojist, yeşil bir partiyiz.

Çünkü son yıllara kadar kör olduğumuz, ilgi alanımızda olmayan bir meseleyi ana gündemlerimizden biri haline getirdik. Bugün Yeşil olmak, çevre meselelerine duyarlı, ekolojik hassasiyet içinde olmak, özgürlükçü sol açısından olmazsa olmazlardandır. Hayat yoksa yaşam nefes alınamaz hale gelmişse, sularımız ticarileştirilmiş, soluduğumuz hava kirletilmişse, bu sorun artık politik bir sorundur. Çevrenin korunması, doğa tahribatının engellenmesi için mücadele Kapitalizme karşı mücadelenin artık ana dinamiğidir. Yani ekolojist olmak kısacasıbörtü böcek meselesiyle uğraşmak değildir.

Hava yoksa su yoksa hayat yoksa emeğin hakları için, demokrasi için insanlık için mücadele eksik demektir. O yüzdendir ki Yeşiller ve Sol Gelecek, ekoloji meselesini artık başkaca meselelerin yüksek siyaset başlıklarının bir alt başlığı olarak değil, siyasi gündemlerinin ana başlıklarından biri haline getirmiştir.

Evet, biz demokrat bir partiyiz.

Tarih boyunca demokratlığı kendi tekelinde görmüş ve bunun olumsuzluklarıyla bizi bugün boğuşturan kibirli üstenci bir solculuktan uzaklaşarak, demokratlığı başkalarıyla da paylaşan bir politik hayat için yola çıktık. Bugün anti-kapitalist Müslümanların ya da başkaca kesimlerin demokrasi konusunda göstermeye çalıştıkları duyarlılıklarla da empati yapabiliyor ve demokratlığı sadece siyasi bir paradigmayla sınırlamayan insani, vicdani bir mesele olarakta görmek gerektiğine inanıyoruz.

O anlamda memlekette daha demokrat bir iklimi sağlamaya çalışırken, bizim dışımızda ki hiç kimsenin demokrasi getiremeyeceğine dair kanaatleri de köşeye sıkıştıran bir demokratlık yaklaşımıyla siyaset yapmaya çalışıyoruz. O yüzdendir ki, bugün Türkiye’nin eski günlere göre gelmiş olduğu evreyi bir kazanım ve sahiplenilmesi gereken bir süreç olarak görüp ötelemeden, küçümsemeden kendi gündemimizin peşinden koşmaya çalışıyoruz. Askeri vesayetin geriletilmesini, gerçekleştirilen ve gerçekleşmesi muhtemel anayasal değişikleri, demokratik hayatımız açısından açığa çıkan her türlü olanağı yeterli görmesek de ötelemeden kendi demokrasi anlayışımızı gerçekleştirmek için bu olanakları da sahiplenerek yürümeye çalışıyoruz.

Askeri müdahaleler arasında tercih yapan, kısmi hamlelerin kimden geldiğine bakarak tutum alan anlayışların gerçek demokrasinin kurulmasında rol alamayacaklarını görüyor, sola yapışmış, yapıştırılmış tüm bu olumsuz algılarla mücadele etmeye çalışıyoruz.

Evet, biz özgürlükçü sol bir partiyiz.

Çünkü siyaseten belirsizliğin iyi bir şey olmadığını düşünüyoruz. Her siyasal akımın geçmişinde kara leke gibi duran onlarca, yüzlerce olay bulmak mümkündür. Tarih geçmişe takılıp kalanlarla, geçmişi aşıp kendisini yenileyenleri hep ayrıştırmıştır. Solun geçmiş tarihinden kalan birçok mevzuyla ayrıştığımızı biliyoruz. Ancak bunun toplumsal hayat içinde ifade ediliyor olması yetmez, bunun pratik olarakta yaşanması gerekir. Sonuçta taşlar yerli yerine oturunca, bugünkü sıkışmışlığımız ve tutukluğumuz aşılmış olacaktır.

Evet, tarihimizde iyi niyetle yola çıkılmış süreçlerde ortaya çıkmış yol kazaları, süreç yönetimlerindeki burjuva sistemlerin gerisine düşen pratik süreçlerimiz olmuştur. Tüm bu süreçlerin içinde işaret fişeği gibi parlayan küçük ama umut gösteren nitelikli örnekleri de görmek mümkündür. Üzerimize yapışmış veya yapıştırılmış olan kimi ayıplı gördüğümüz veya toplumun siyasal hafızasında olumsuzluk olarak duran yaşanmışlıklardan kimliğimizi saklayarakkurtulamayız. Solun tarihsel iddiasından uzaklaşarak yol alamayız. Yenilenmeyi gerçek anlamda yaşayarak ve göstererek sol kimliği yeniden itibarlı ve siyaseten sahiplenilebilir bir düzleme sokmak zorundayız.

O yüzden siyasi hareketimizi eşitlikçi, özgürlükçü, ekolojist ve sol bir hareket olarak tanımlayarak ve geleceğe dair hayallerimizi bugün yaşayıp yaşatarak bu geçmişin gölgelerinden kurtulabiliriz.

Tarih hepimizin. Sevabıyla, günahıyla kendi tarihimizle egemenlerin hesap gördüğü zeminlerde değil, kendi zeminimizde kendi hesabımızı görerek yüzleşebiliriz. Her olay ve tarihsel gelişme kendi zamanının içinde şekillenir. Geçmişin tarihsel olayları o günkü çelişkilerin ve yol arayışlarının içinde bir yol tuttu. Bugün erişmiş olduğumuz ve daha ileri olabilen öngörülerden tarihe yüklenmek yerine, o günkü koşullarda ortaya çıkmış deneyimleri bugün aşacak iddiayla toplumsal ilişkilere derinlikli girerek ikna edici olabilir ve kendimizden utanmadan bir mücadeleye şevk verebiliriz.

O yüzden bugün Yeşiller ve Sol Gelecek kimi temel meseleleri sınıf mücadelesinin tali alt başlıkları olarak görmeden, siyasi bir program deklere etmeye çalışıyor. Emek, kimlik ve ekoloji mücadelesini birbirine hiyerarşi kurmadan, birini bir diğerine tabi kılmadan siyasal bir deklarasyon oluşturmaya çalışıyor.

Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi artık, bütün enerjisini ve emeğini bu temel politik hattı doğrultusunda, iki üç yıl içinde gerçekleşecek olan seçimlere ve siyasi yoğunlaşmaya vermelidir. Söylemini eylemini bu dönemde daha etkili kılmak ve yeni bir demokrat ekolojist ve sol bir seçenek için çaba göstermek bu dönemki en temel görevimizdir. Siyasete önemli ölçüde kendi mühendislik çabalarıyla etki etmek isteyen güçler olduğunu bilerek sağlam ve kararlı durmak zorundayız.

Bu dönemin en ayırt edici özelliği, son yıllardaki kutuplaştıcı siyasetin aktörleri tarafından toplumun yeniden bir cendere içine sokulacak olmasıdır. İnsanlar oluşturulacak olan iki seçenek arasında tercihe zorlanacak ve bunun dışında yol arayanlar, daha özgürlükçü, eşitlikçi bir sol seçenek için ortaya çıkanlar yine bir kez daha şucu bucu diye yaftalanıp siyasal lanetli ilan edileceklerdir.

Geçmişten edindiğimiz deneyimler ve yaşadıklarımızın bize gösterdiği sonuçlar üzerinden bu süreci daha hazırlıklı karşılamak ve siyasal bir dirayet içinde olmak çok önemlidir. Uzun yıllardır her seçim dönemi bizlere sunulup dayatılan, siyasi bir doğrultudan yoksun güç birliği yapma fikri, güçlü gerekçeli argümanlarla boşa çıkarılmalıdır. Evet, iktidardaki parti AKP geriletilmesi zorunlu bir vakadır. AKP iktidarının hem neo liberal iktisadi politikalarına, doğayı felakete sürükleyen rant merkezli ekonomik anlayışına, hem de siyasi olarak aldığı oyun şımarıklığıyla ülkeyi otoriter bir şekilde yönetme kararlılığına karşı mücadele etmek Yeşiller ve Sol’un vazgeçilmez temel görevidir. Ancak, AKP’nin geriletilmesini siyasi bir tutarlılıktan yoksun, AKP gitsin de yerine ne gelirse gelsin gibi tutarsız ve apolitik anlayışlarla da mücadele etmek bizim temel görevimiz olmak zorundadır.

Aksine bu anlayışın daha önceki yıllarda gördüğümüz gibi AKP’yi büyüten, seçmenini AKP etrafında kemikleştiren yanlış bir yol olduğunu görmek zorundayız. İki kutuplu siyasetin AKP’yi geriletme potansiyelinden çok, onu büyütme potansiyeli taşıdığını bilerek buna uygun siyaset kurmalıyız.

AKP, karşısındakilerin blok olmasıyla değil, onun oturduğu yeni küresel kapitalizm karşısında, yoksulları, işsizleri, çevre duyarlılığı olanları, kimlik mağduriyeti yaşayanları, inançlarından ötürü ötelenenleri ikna edecek, özgürlükçü, eşitlikçi, ekolojist ve demokrat bir sol siyaset kurarak geriletilebilir ve zaman içinde iktidardaki gücünden edilebilir. AKP bu ülkede bir gün içinde sürpriz bir şekilde iktidara gelmedi. Yine bir günde sürpriz bir şekilde iktidardan gitmeyecektir. Bu ne yaptığını bilenlerin ve bu ülkede bağımsız demokratik bir siyaseti örenlerin mücadele ve karalılıklarıyla gerçekleşecek bir iştir.

Yine AKP birilerinin öngördüğü, demokrasi dışı yollardan, ya da sokaktaki hezeyanlarla iktidardan edilemez. Zaten bu şekilde iktidardan edilmesi de sakıncalıdır. Böylesi bir sonucun bu ülkede adalet için, eşitlik için, özgürlük için yürütülen mücadeleye bir katkısı olacağı düşünülemez.

AKP’nin geriletilmesi ve iktidardan edilmesi kadar yerine neyin konulacağı önemlidir. BugünKürt özgürlük hareketinin biriktirdiği mücadeleyi ve deneyimi kucaklamayan, onun taleplerini ana gündemine almayan ve artık Kürt sorununda gelinen eşiğin başka bir döneme işaret ettiğini göremeyen hiçbir hareketle AKP’nin geriletilmesi doğru sonuçlar üretemeyecektir.

Yeşiller ve Sol’un kimseye karşı özel bir rezervi yoktur. Bizim rezervimiz siyaseten ortaya koyulan fikirlere ve eylemleredir. Bu ülkede başta Kürtlerin ve tüm farklı etnik kimliklerin ana dilde eğitim yapmasına evet diyen, yerel yönetimler yoluyla halkın yönetime katılmasına itirazı olmayanlarla, özgürlük ve demokrasinin kazanılmasında özel rezervleri olmayan, çok kimlikli, çoğulcu bir siyasal düzenden korkmayanlarla, kim olduğuna bakmaksızın ortak yürüyüşiçerisine girebiliriz. Yerel seçimlerde de temel anlayışımız bu olmalıdır. Sadece iktidardaki hükümet eden partiye karşıtlık üzerinde kurulacak ittifaklar hem siyasal bir alternatif içermeyecektir hem de Türkiye toplumunu ikna edecek ve peşinden sürükleyecek bir çekiciliğe, inandırıcılığa sahip olmayacaktır.

O yüzden partimiz önümüzdeki dönemde, seçimler sürecinde, toplumsal muhalefet açısından özgürlükçü, eşitlikçi, ekolojist ve Sol bir seçenek için kendisini hazırlamalı ve emek koymalıdır. Önümüzdeki süreçte, ardı ardına gerçekleşecek olan seçimlerden sonra artık hiçbir parti ve hareket yoluna eskisi gibi devam edemeyecektir.

Önümüzdeki dönem, HDK/HDP ekseninde oluşturulacak olan birleşik mücadelenin partimiz tarafından sahiplenilmesi ve bu doğrultuda çaba gösterilmesi çok önemlidir. Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi kanaatim odur ki, bu projenin batıdaki en önemli partneridir. Fikri yol haritamız bunun böyle olduğunu göstermektedir. Eksik olan bunun için yeterli örgütsel güce ulaşamamış olmamızdır.

Elbette bu politik organizasyonun açmazları ve eksik gedik ya da kaygıyla karşıladığımız kimi yanları vardır. Ancak bu durum bizim bu sürece mesafeli olmamızı değil, aksine daha güçlü bir şekilde sürece güç vermemizi zorunlu kılmaktadır. Yeşiller ve Sol Gelecek büyüdüğü oranda, kendisini bağımsız bir siyasal özne olarak geliştirebildiği oranda, HDK/HDP yol alacak ve gerçek rengine ve işlevine kavuşacaktır.

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here