Anasayfa Dergi Yahya Madra : Erdoğan sadece bir belirti, sebebi ise…

Yahya Madra : Erdoğan sadece bir belirti, sebebi ise…

Paylaş

Türkiye bir çıkmazda; eski öleli çok oldu, ancak henüz bunun idrâkında değil. Daha da kötüsü, eski olan, yerini bir yeniye bırakmamak için hummalı bir uğraş içinde. Dış politika, iç politika, ekonomi politik ve kültür alanlarında yapısal sınırlarına dayanmış olan memleket adım adım kendi içine doğru çöküyor.

Tüm bunların faturasını Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve onun yönetiminin başarısızlıklarına kesmek çok kolay; ancak bunlar Erdoğan’ın da mücadele ettiği ve kendi şirket-devlet tasavvurunu daha da ileri taşıyarak çözmeye çalıştığı yapısal sorunlar. Tabii ki, Erdoğan’ın bu çabaları memleketin içine düştüğü çıkmazı daha da derinleştirmesinin yanı sıra, yeni çelişkileri de beraberinde getiriyor.

Selahattin Demirtaş

Dış politikanın bugünkü tıkanmışlığının ana nedeni, bu politikanın Kürdistan’ı; Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında pay edilmiş devletler arası bir sömürgeolarak tutma çabası etrafında inşa edilmiş olmasıdır.

Bu saplantı, Türkiye’yi Amerika ile olan ilişkilerinde felç eden en önemli nedenlerden biri. Bunun bir uzantısı olarak iç politika da bir çıkmaz içinde, çünkü siyasi alan Kürtlerin “dışlanmış öteki” olarak mimlenmesi etrafında düzenlenmiş vaziyette. Bu durum; yerel ya da bölgesel özerkliğe sahip bir toplum olarak yaşamalarını bir tarafa bırakın, Kürtlerin Cumhuriyetin eşit vatandaşları olarak tanınmalarını (ve kendilerini bu şekilde tanımlamalarını) sağlayacak bir mekanizmaya dahi müsaade etmemekte.

Erdoğan siyasi sahnenin bu şekillenişinin nedeni değil, ancak kendi gücünü pekiştirmek için bu durumu sonunda kadar kullanmasını biliyor. Kürtleri varoluşsal bir tehlike olarak resmederek, MHP ve İYİ Parti’nin tabanı olan milliyetçileri ve CHP’nin tabanı olan ulusalcıları rehin alıyor. Çok değil daha bir hafta önce, “Türkiye’deki terör örgütü bu konuda çok hassas, en az 5 10 15 çocukları var”  ifadesini kullanarak Kürt imgesini bir varoluşsal tehdit olarak sundu ve bu konuda “Müslüman kadınları” en az “onlar” kadar hassas davranmaya davet etti.

Erdoğan’ın Atatürk’ü CHP ve onun türevi “darbecilerin, cuntacıların, vesayet odaklarının” ve “milletimizin istiklâlinin sembolü olan Gazi Mustafa Kemal’i kendi ideolojik amaçlarının malzemesi haline dönüştürmeye” çalışan “zihniyet”lerin elinden alıp sahiplenme girişimini, üzerine Yenikapı formatı atılmış, HDP etrafında örgütlenmiş sol popülist blokun dışlanması zemininde teşkil edilmiş siyasi alan üzerindeki hegemonyasını derinleştirme çabası olarak okuyabiliriz.

15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra, Erdoğan, Yenikapı’daki doldurulmuş arazide alışılagelmiş kalabalık gösterilerinden birini tertipledi ve sahneyi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ve CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile paylaştı.

Kırmızıyla boyanmış bu ulusal birlik gösterisinden HDP’nin eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ özellikle dışlandılar. Bu olayı darbe sonrası siyası alanının yeniden örgütlenmesinde bir dönüm noktası haline getiren unsursa Kılıçdaroğlu’nun HDP’nin şiddetli bir biçimde dışlanmasına verdiği rızaydı.

İç politikayı sınırlarına dayandıran şey ise tam da bu, ülkeyi Yenikapı ruhu ve Kürt yasağı üzerinden yönetme iddiası. Yenikapı ruhundan en çok faydalanan Erdoğan olsa da, bu ruh Türk ulusalcılığının bütün çeşitlerine — İslamcı veya ulusalcı, sol ya da sağ fark etmeksizin — yayılmış vaziyette.

 

Bugün Türkiye ekonomisi kendini güçbela bir arada tutuyor (şayet bütünüyle dağılmak üzere değilse); keza cazip faiz oranları ile yabancı sermayeyi çekme ihtiyacı ve iç talebi hareketlendirmek için faiz oranlarını düşürme ihtiyacı arasındaki ince dengeyi tutturmak artık iyice imkânsız hale geldi.

Bir yandan Türkiye’nin risk primi ABD, Almanya ve Nato ile olan gergin ilişkisi yüzünden yükselmekte, öte yandan Türkiye hükümeti önceki yıllarda gösterdiği sıkı bütçe disiplini sayesinde kazandığı uluslararası sermaye piyasaları nezdindeki güvenilirliğini yıpratmış durumda. Zira 2017 yılında durgunluk ancak aşırı miktarda bütçe harcaması ile kapatabildi. Bir diğer ifade ile Türkiye tam gaz küresel finans ile bir çatışmaya doğru ilerliyor.

Türkiye’nin 2000’li yıllar boyunca izlediği ekonomik modeli finansallaşmış bir Keynescilik (veya ‘neoliberal popülizm’ ) olarak tanımlamak mümkün; bu bağlamda hükümet efektif talebi geleneksel mali politika araçlarıyla (hükümet harcamaları ve vergileri ayarlayarak) değil de, uluslararası finans sermaye girişini destekleyen kurumsal koşulları oluşturarak canlandırmaya çalışıyor.  (Ve dolayısıyla özel şirket ve bireyleri ucuz krediyle buluşturarak, yani devlet yerine toplumu borçlandırarak hareketlendiriyor.) Söz konusu kurumsal koşullar arasında şunları sayabiliriz: kapsamlı bir ticari serbestleşme ve küresel sermaye piyasaları ile bütünleşme; devletin borcunun mali disiplin uygulayarak ve faiz-dışı fazla vererek istikrârlı bir şekilde azaltılması; farklı piyasaları idare etmek için bağımsız kurulların kurulması; emek piyasalarının esnekleştirilmesi; ve müştereklerin ve kamu mallarının özelleştirilmesi.

Altını çizmek gerekir ki: bütün bu kurumsal düzenlemeler ve politika önlemleri her ne kadar 2013 yılına kadar AKP içerisindeki neo-liberal kanat  — Gül, Babacan, Şimşek — tarafından sadık bir şekilde yürütülmüş olsa bile, esas olarak Kemal Derviş tarafından ihdas edilmiş ve gerek MHP gerek CHP’nin ekonomik politika ekipleri tarafından takdire layık bulunmuştu. Bu da gösteriyor ki Erdoğan’ın kendi siyasi bekası için sürekli ekonominin gazına basma gereksinimi bu modelin çelişkilerini derinleştirse bile mesele en temelinde Türkiye’nin birikim rejimine ilişkin yapısal bir sorun.

Bu krize bir yanıt olarak Erdoğan ve başdanışmanları devletin ekonomideki rolünü neo-merkantilist bir yönelime oturtmak istiyor izlenimini veriyorlar. İdeal koşullarda, bu neo-merkantilist korporatist devlet, sanayi sermayesini finans sermayesi ile eklemleyen merkezi bir eşgüdüm sağlayıcı işlevini üstlenir. Darbe girişiminden sonra çok hızlı bir şekilde oluşturulan Varlık Fonu’nun bu işlevi bürokrasiden geri kalan (Sayıştay gibi) denetleyici merci ve kurulların ve artık iyice işlevsizleşmiş Meclis’in denetiminden bağımsız bir şekilde görmesi öngörülüyordu.

Erdoğan’ın iş dünyasına sık sık hatırlatmaktan hoşlandığı üzere, Olağanüstü Hal’in (OHAL) en faydalı işlevlerinden biri de hükümetin işçi hareketini bastırmadaki gücünü katmerleştirmesi. Türkiye ekonomisinde inşaat, turizm ve tekstil gibi emek yoğun sektörlerin önemi göz önüne alındığında, emekçilerin yarattıkları zenginlikten daha fazla pay talep etmelerini engellemek, kesintisiz bir sıkıyönetime mazeret bulmayı gerektiriyor; nitekim Kürtlerin özgürleşme dinamiğini bir tehdit olarak kurgulayarak toplumu buna karşı kışkırtmak tam anlamıyla bu işlevi görüyor.

Erdoğan kültür savaşlarını kızıştırmak konusunda çok kabiliyetli. Kendisi belki de iletişim araçlarını kullanmakta son derece yetkin yeni lider profilinin öncü bir prototipi; bu liderler kendi toplumsal tabanlarını toplumu baştan başa yaran derin fay hatlarını beceriyle kullanarak ve idare ederek oluşturuyorlar. Türkiye’de bu fay hatlarından bolca mevcut ve Erdoğan’ın siyasi kariyeri bu fay hatlarının ekseni etrafında gerçekleştirdiği manevra ve dönüşler dizgesi olarak da yorumlanabilir: AKP öncesi anti-emperyalist İslamcılık’tan AKP’nin neoliberal İslamcılığına ve sonra birden tekrar anti-emperyalist milliyetçiliğe; Kürtlerle ateşkes süreci ve barış müzakerelerinden meselenin tekrar tamamen bir güvenlik ve beka meselesine indirgenmesine; AB yanlısı liberallikten bio-politik kurumlarda ataerkil-İslamcı düzenlemelere (medeni kanun, eğitim sistemi vs.); ve tabii ki son olarak Atatürk imgesini sahiplenme girişimleri. (Bu son çark edişinde kendisini Cumhuriyet’in kurucusuna denk bir egemen olarak konumlandırma isteği okunabiliyor).

Çatışmakta olan tarafları yeraltı sığınaklarındaymışcasına yalıtılmış bir hale soktukları sürece kültür savaşları, her demografik alt grubu kendi kimliklerine hapsetmek ve toplumsal alanı siyasetsizleştirme doğrultusunda en etkili yöntemlerden birisidir.  Ulus Baker’in bir kavramından ilhamla söylersek, bir kanaatler toplumunda  yaşıyoruz. Ve Erdoğan’ın işlerini kanaatlerin nabzının tutulduğu anketlere dayalı olarak gerçekleştirdiği bilinen bir gerçek . Anayasa değişiklikleri ile seçmenlerin %50 artı birinin oyunu almanın gerekir hale gelmesi, siyaseti (en azından Erdoğan açısından) küsuratlar üzerine dar alanda verilen bir mücadeleye indirgiyor. Erdoğan’ın düşman mevzilerine onların sembollerini temellük etmek için yaptığı akınları bu çerçeve içinden okumakta yarar var. Bu yön değiştirme ve manevralardaki olası çelişkiler nihayetinde fark etmiyor, zira bu hamlelerin siyasi olarak donuklaşmış demografik alt grupları birbirinden ayıran iç hudutların aralığındaki gri alanlarda işlev görmeleri bekleniyor.

Birçok yorumcu eski Başbakan Ahmet Davutoğlu ve Erdoğan’ın Alman Şansölyesi Angela Merkel ile Suriyeli mülteciler üzerine gerçekleştirdiği müzakerelerden bu yana, Türkiye’nin giderek siyasi bir aygıt olarak rehin alma yöntemine başvurduğunu belirtiyor. Bugün, ilk bakışta ancak aldıkları maddi ve ayni desteklerle ayakta duran bir takım hükümet yanlısı halkla ilişkiler şirketleri ve gazeteler tarafından uydurulan yalan ve beceriksiz senaryolar uyarınca yolları Büyükada’daki bir otelde kesişen, biri Almanya’ya, diğeri ise ABD’ye karşı alınmış iki farklı rehin öbeğinden söz edebiliriz.

Fakat meseleye daha yakından bakınca, sadece pasaportları ellerinden alınmış Barış akademisyenleri ya da işsiz bırakılmış, hapse atılmış eleştirel gazetecilerin değil; aslında bütün bir Kürt siyasi bünyesinin de (HDP ve DBP’yi ayakta tutan, tüm kademelerden seçilmiş yetkililerin ve parti üyelerinin) rehin alınmış olduğunu görüyoruz.

Ama belki bu rehine teşbihini biraz daha zorlayabiliriz. Siyasi anlamda CHP’nin Yenikapı ruhuna ve kendi Kürt korkusuna rehin düşmediğini kim söyleyebilir? Ya da Bahçeli’nin, MHP’yi ve ülkücüleri denetimi altında tutma ihtirasının rehini olmadığını? Bir tasfiye korkusunun tüm yargı sistemini rehin alıp almadığı bile sorgulanabilir. Şayet oyların %1’ini bile alamayan Vatan Parti’sinin kripto-Maoist reisi Doğu Perinçek’in kendini ve partisinin etkisini abartan açıklamalarını ciddiye alacak olursak, Erdoğan’ın kendisi bile şu Avrasyacı damarın rehini. (Perinçek ve benzerlerini ciddiye almak her ne kadar kolay olmasa da Zarrab davasının Türk devletinden daha ziyade Erdoğan ve çevresindekiler için bir kaygı unsuru olduğu bir gerçek. Bu minvalde eğer Erdoğan gerçekten devlet bürokrasisi içinde bir tür koalisyonun içindeyse , Zarrab davasından çıkacak olumsuz bir sonuç ‘sessiz ortaklarıyla’ yaptığı pazarlıklarda Erdoğan’ın elini zayıflatacaktır.)

Ekonomi alanında ise bir yükselen pazar olarak Türkiye’nin küresel finansal piyasalarının bir rehini olduğunu söyleyebiliriz. Ama asıl tartışılması gereken, nüfusunun oldukça önemli kesiminin de hane halkı borçlanmasının, Gayri Safi Yurtiçi Hasılanın yüzde 18 civarını oluşturduğu göz önünde bulundurulursa “istikrar” söyleminin rehini olup olmadığıdır.

Erdogan el sallıyor

Bütün anti-emperyalist, mağdur ve madun söylemlerine rağmen Erdoğan özünde tam bir kapitalist. Kendisinin hesapçı, kamuoyu yoklamalarına dayalı siyaset biçiminden bahsettik. Kendisini bir şirket olarak gördüğü devletin başındaki egemen bir CEO olarak gördüğünü de biliyoruz.

Erdoğan’ın devlet bürokrasisinden tiksindiğini ve bütün iktidarı başkanlık sarayında toplamak istediğini varsaymak yanlış olmaz. Türkiye Varlık Fonu’nun kurulması —ekonominin idaresini düzenleyici kurulların ve siyasetin denetiminden uzaklaştırdığı ölçüde — tam da bu doğrultuda bir adımdı. Fakat şirket-devlet kurgusu, merkezileştirme ve siyasetsizleştirmeyi dayatırken kendine özgü yeni çelişkiler de yaratıyor. Geçenlerde sızan, 2019 sonrası yerel seçimlerin kaldırılacağı ve belediyelerin merkezden atanan kayyımlar tarafından yönetileceği iddiaları 

sadece Türkiye’nin otoriterleşme sürecindeki bir sonraki büyük adım olmakla kalmayacak, daha da hantal bir bürokratik makine yaratacak.

Ama bu temayüller ve çelişkiler sadece Erdoğan’a özgü değil. Keza uluslararası şirketler de kendilerini düzenleyici kurulların ve siyasetin denetiminden yalıtmak için yüklü miktarda para harcayan devasa bürokrasilerdir aslında. Zaten Cennet Belgelerindeki asıl skandal kıyı-ötesi bankalarda tutulan sermayenin kayda değer bir miktarının orada yasal bir şekilde olması değil mi? Aynı şekilde Erdoğan’ın neo-merkantilist hamleleri, günümüzde küresel olarak yaygınlaşan bir cereyan olarak ekonomik milliyetçiliğin bir tezahürü olarak değerlendirilmeli.

Erdoğan’ın bu ümitsiz halden çıkış planı, Türkiye A.Ş. markasını yeniden canlandırmak ve ekonomik büyümeyi finanse edebilecek sermayeyi bulmak. Bu plan onun “Yenikapı” muhalefeti tarafından dahi desteklenmekte. Aralarındaki tek fark şu: Erdoğan bunun ancak (şirket-devletin CEO’su olarak) kendi iktidarını mutlaklaştırırsa mümkün olacağına inanıyor; karşıtları ise bunun tek yolunun Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin normalleştirilmesi olduğuna  inanıyor.

Ekonomik büyümeye dayanan bu selamete çıkma planının olabilirliği bir yana, bu plan en temelinde sorunun yanlış teşhisine dayanmaktadır. Zira Türkiye’nin krizi yapısaldır, salt bir ekonomik kriz olarak değerlendirilemez. Eğer Erdoğan bu anomi (yaygınlaşmış kuralsızlık, umutsuzluk) halinden arzuladığı türden bir şirket-devletin başındaki egemen olarak çıkmayı başarabilirse, bunun sorumlusu meselenin daha derin yapısal nedenleriyle hesaplaşmayı reddedip meseleyi salt bir Erdoğan karşıtlığına indirgeyenler olacaktır.  Bu basiretsizliği bozmak için gerekli olan, söz konusu yapısal problemlerle yüzleşen ve cumhuriyeti herkes için eşitlik, adalet ve özgürlük düsturuyla aşağıdan yukarı ve dayanışma içinde inşa etmeye talip kurucu (tepkisel olmayan) bir siyasettir. Eskinin doğmasını istemediği yeni işte tam da budur.

Aksi takdirde, krizin yapısal niteliği göz önünde bulundurulduğunda zaferi çok pahalıya patlayacak olsa dahi, Erdoğan meseleyi kendisi-ve-diğerleri karşıtlığına sıkıştırmaya devam edebildiği sürece kültür savaşlarının fay hatları üzerindeki operasyonlarını icra etmeye ve rehin ekonomisini sürdürmeye devam edecek.

ahval

 

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here