Anasayfa Köşe Yazıları Yahya Madra yazdı : 2017: Askıda bir sene

Yahya Madra yazdı : 2017: Askıda bir sene

Paylaş
 İstanbul merkezli bir kamuoyu araştırma şirketinin yöneticisi Bekir Ağırdır, Mezopotamya Haber Ajansı’na verdiği çok değerli bir söyleşide, kapitalist küreselleşmenin çelişkileriyle karşı karşıya kalan dünyanın, toplumsal dokunun dağılmasını önleyeceğini varsayımıyla ulus-devlete doğru gerilediğini iddia etti. Buna da “küresel ara buzul dönemi” diyor; bir tür geçiş süreci.

Ağırdır bu ara dönemi tanımlarken, ulus-devlete geri dönüşün, “postmodern… bilgi toplumu” şokuna ve altında yatan teknolojik gelişmelere bir tepki olduğunu; tepkisel bir olgu olduğu ölçüde de bunun bir ara dönem olmaya mahkûm olduğunu söylüyor.

Günümüzün devlet modelleri “sanayi toplumları” tarafından kurulduğunu anımsatıyor Ağırdır… “Bilgi toplumunun” yarattığı yeni çelişkileri yanıtlayamadıkları için, er ya da geç yeni bir model icat edilmelidir.

Yeni bir ütopya, yeni bir yaşam tarzı, yeni türde politikalar, yeni tip bir yönetim zihniyeti kurabilecek ve sadece bilgi toplumunun ihtiyaçlarıyla uyumlu değil, aynı zamanda devasa boyuttaki bir sorumluluk olan küresel ekolojik krizin geri döndürülemez sonuçlarıyla mücadele edebilme görevini de üstlenebilecek yeterlilikte olması gerektiğinin altını çiziyor.

Bir geçiş döneminde yaşadığımız doğru; hem Türkiye’de hem dünyada. Ancak bu ulus-devlet ve otoriter rejimlere “dönüş” dönemini, üretim güçleri ve teknolojideki gelişmelerin yenilikçi ilerleyişine tepkisel bir “gerileme” olarak düşünmek yanıltıcı olur.

En azından tarih böylesine doğrusal bir şekilde ilerlemiyor. Şüphesiz Ağırdır tartışmayı çok daha dikkatli bir şekilde kuruyor. Öncelikle yaklaşan toplum modelinin şekli sorusunu açık bırakıyor, bu önemli. İkinci olarak hem neoliberal küreselciliğin hem de neo-merkantilist ulusalcılığın toplumların boğuştuğu çelişkilerin önündeki yetersizliğini teslim ediyor.

Ancak bugün değerlendirmemiz gereken önerme, daha karanlık bir önerme. Ya otoriterliğe, ekonomik milliyetçiliğe, kale zihniyetine, bağnaz milliyetçiliğe, sağcı popülizme ve benzerlerine doğru gerçekleşen neo-merkantalist “dönüş”, neoliberalizme bir tepki değil de, daha çok neoliberalizmin kendi yarattığı çelişkiler karşısında yetersizliği sonucundaki bir dönüşümü ise?

Ya sözüm ona yeni dedikleri, bir zamanların sosyal demokratik kalkınmacılığına dönüş değil de, neoliberalizm içinde kesifleşen bir otoriterleşmeye doğru bir yönelim ise?

Aslında bunun işaretleri her yerde. Görebilmek için, neoliberalizmin daha ince bir tanımını kabul etmeliyiz: Neoliberal yönetim zihniyeti iktisadi teşvik ve cezalar aracılığıyla yaşamın tamamına (sadece iktisadi etkinlere değil) hükmetme iradesidir.

Meseleye mikro ölçekten, ya da en azından vatandaşların kendi gündelik yaşamlarının idamesi mertebesinden baktığımızda, ulus-devlete döndüğü iddia edilen neo-merkantilizmin, sosyal demokrasinin toplumsal haklar anlayışına bir geri döndüğünü görmüyoruz. Vatandaş hâlâ, neoliberalizmde olduğu gibi, tüketici ve girişimci muamelesi görüyor.

Dahası, neoliberalizmin toplumsal yaşamın tüm yönlerini iktisadileştirme emrinin kesif otoriterliğinin gözden kaçmaması gerekli. Neoliberalizm her vatandaşın ekonomik teşvik ve cezalardan haberdar olması, bunları içselleştirerek ustalaşmasını ve öngörülebilir bir biçimde tepki vermesini talep eder.

Bu bağlamda, neoliberalizm başarısızlığı kişiselleştirir: İflas veya işsizlik gibi yaşama ait hâller kişisel başarısızlıklar olarak kodlanır – oysa çoğu kez her ikisi de, makroekonominin uluslararası dinamikleri tarafından şekillendirilen yapısal olarak belirlenmiş olgular olarak açıklansa çok daha iyi anlaşılır…

Aslına bakarsanız, ulus-devletler hiçbir zaman sahneyi terketmediler –neoliberal küreselciliğin zirve yaptığı zamanlarda bile. 2017’nin en önemli skandallarından biri Cennet Belgeleri oldu.

Ama bu kıyı-ötesi hesaplarla ilgili çoğunlukla ihmal edilen gerçek, orada yığılan paranın çoğunun son derece yasal yollardan toplanıyor olması ve bu yasal çerçevenin ulus-devletler tarafından sağlanması. Neoliberal politikalar ve kurumlar her zaman ulus-devletler tarafından ihdas edildi.

Günümüzde ulus-devlete dönüş, belirgin şekilde şirketleşmiş bir egemenlik biçimini alıyor ve politik liderler de kendilerini CEO olarak görüyorlar.

Eğer bu eğilim, kendilerini hükümetlerinin CEO’su olarak konumlandırdıklarını ifade eden Obama, Sarkozy ve Berlusconi ile beraber yeterince netleşmediyse, bugün Putin, Trump, Erdoğan, Maduro, Muhammed bin Selman ve diğerleri sayesinde bu konuda hiçbir şüpheye yer kalmamış olsa gerek.

Yaygın bir görüşe göre, bu popülist liderler, tarihin daha fazla demokrasi, daha fazla özgürlük daha fazla piyasaya doğru doğrusal (lineer) ilerleyişinde, geçici yoldan sapmalar.

Oysa, ya bu liderler, 40 yıllık uzun bir neoliberal eleştiri ve yamyamlığının ardından şirketleşmiş ulus-devletin karkasının kayyımlığını yapıyorlar ise?

Daha da önemlisi ulus-devletlerin yoğun müdahalesini gerektiren, geri döndürülemez küresel dinamikler mevcut. Dünya nüfusunun ekolojik ayak izi, 1.6 dünyaya ulaştı ve bu, dünya jeopolitiğinde kaynak savaşlarını kaçınılmaz bir gerçeklik haline getirdi.

Gitgide daha fazla mal talep eden orta sınıfların büyüdüğü ve bu talepleri karşılayacak enerji ve mineral kaynakların gitgide daha sınırlı hale geldiği bir dünyada, stratejik kaynakların kullanımını ele geçirip ve örgütleyebilmek, ulus-devletlerin devreye girip temellük (el koyma) süreçlerini yönetmesini gerektiriyor.

Örneğin Çin, stratejik kaynaklar açısından çok zengin olmasa da, kaynakların temellükü için (özellikle Afrika ve Latin Amerika sahnelerinde) verilen bu küresel mücadelenin önemli oyunculardan biri.

Belki de 2017’yi, geçiş süreci yerine bir rejimler-arası dönem (“interregnum”) olarak tanımlamak daha iyi olur. Rejimler arası dönem, bir hükümdarlık ya da rejimden bir diğerine dönüşüm sürecine işaret eder. Belli bir neoliberal yönetim zihniyetinin hükümdarlığı öldü, ama yenisinin de şekil alması ve sağlamlaşması için zamana gerek var.

Bu rejimler-arası (“interregnum”) dönemin Türkiye’de nasıl yaşandığını anlatmaya çok gerek yok. Süreklileşmiş Olağanüstü Hâl rejimini kullanarak ve her biri toplum üzerinde bir kırbaç gibi şaklayan KHK’ler aracılığıyla Erdoğan, kendi şirket-devletini oluşturmak için anayasal düzeni parçalıyor.

24 Aralık 2017’deki 696 numaralı KHK, merkezileşmeye ve otoriterleşmeye doğru çok ciddiye alınması gereken bir hamle olmakla birlikte Erdoğan’ın geleceği her zamankinden daha belirsiz.

Ama Trump’ın başkanlığının ilk yılını bir rejimler-arası (“interregnum”) dönemi olarak görmek çok daha zor.

Bilinen nedenlerle, liberal merkez onu meşru bir başkan olarak kabul etmiyor ve mümkün olan en kısa zamanda görevden alınması gereken bir hilkat garibesi olarak görmeyi tercih ediyor.

Ancak, başlangıç ekibinin çıkıntı figürleri budanıp hükümet Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya’dan sorumlu ABD Merkez Komutanlığı’nda görev almış emekli generaller tarafından denetim altına alındıktan sonra Trump yerini sağlamlaştırmaya başladı.

Ancak bir yıl sonra, Kudüs kararı ve Cumhuriyetçilerin oybirliği ile yasalaşan gelir düzeyi arttıkça azalan oranlı vergi reformu yasasından sonra, ABD’nin ilk neo-merkantilist egemeni olarak Trump’ın gerçek hükümdarlığı daha yeni başlıyor olabilir.

kaynak : ahval

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here