Anasayfa Köşe Yazıları Yahya Madra yazdı:Türkiye’de şiddetin biçimleri

Yahya Madra yazdı:Türkiye’de şiddetin biçimleri

Paylaş
Yahya Madra
Yahya Madra

2017 İş Cinayetleri Raporu’na göre Türkiye’de 2006 işçi, işle alakalı kazalarda hayatını kaybetti. Raporu 2011’den beri ölümcül iş kazalarıyla ilgili kamuya açık verileri toplayan Türkiye İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) hazırladı. Bu rakam sadece İSİG’in medya taramasından elde ettiği vakaları içeriyor.

Gerçek rakamsa, şüphesiz, çok daha büyük. Raporu yorumlayan Barış için Akademisyenler’den emek tarihi üzerine çalışan Aslı Odman bu koşullar altında çalışmanın bir savaş biçimi olarak görülmesi gerektiğini savunuyor.

Rapora göre iş ile alakalı ölümler, inşaat (422 işçi, %23), tarım (389 işçi, %19), ulaşım (265 işçi, %13) ve metal ile madencilik sektörlerinde (toplam 170 işçi, %11) yoğun olarak görülüyor. Bu düzende temel odak artan şekilde inşaat, enerji ve silahlanma üzerinde yoğunlaşıyor, devlet ve finans sektörü bu üçlünün merkezinde hem faaliyetleri hem fon akışını koordine edecek şekilde yer alıyor.

Bu yineleyen eğilim AKP yönetimi altında Türkiye’deki servet birikimi düzeninin daha geniş çerçevesi içinde değerlendirmemiz gerekiyor. Bu şekilde iş cinayetleriyle ortaya çıkan sınıfsal şiddetin, Türkiye’deki artan şiddetin diğer biçimleriyle (ayrımcılıkla, yerinden etmeyle ve borçlandırmayla mülksüzleştirme) arasındaki bağların izini sürebiliriz. (Bu makalede sadece inşaat ve enerji sektörü üzerine odaklanacağım, silahlanma sektörü ve Afrin savaşının ekonomik anlamanını başka bir zamana bırakacağım.)

İnşaat sektörü çok hızlı bir çarpan etkisi olan bir yatırım ve istihdam alanı. Gayrimenkul sektörüyle birlikte GSYH’nin kabaca %16’sını oluşturuyorlar. Ama daha da önemlisi, AKP’nin iktidarda olduğu yıllar boyunca inşaat sektörü, istihdam konusunda en hızlı gelişen sektör oldu. Yine de, somut olarak dondurulmuş bir yatırım olduğu için inşaat, ekonominin üretken kapasitesinin geliştirilmesine katkıda bulunmuyor.

Çok iyi bilindiği ama genellikle rahatlıkla unutulduğu üzere Türkiye’nin emek piyasası, (salt olmamakla birlikte) etnik eksende hiyerarşik katmanlardan oluşuyor, hem inşaat hem de tarım sektörlerinde ağırlıklı olarak zorunlu göç ile yerinden edilmiş Kürt işçiler ile özellikle son dönemde Suriyeli göçmenler istihdam ediliyor.

Bu etkin katmanlı sınıf şiddetine, tüm o yüksek sesli ve tozlu yıkımları, yerleşim yerlerine girip çıkan kamyonları ve kentteki son kalan doğa parçalarının ortadan kaldırılmasını gerektiren “kalkınma projeleriyle” sonu gelmeyen “kentsel dönüşüm” şiddetini de eklememiz gerekiyor.

İnşaat, aynı zamanda Türkiye’de hayatın finansmanı için en önemli kanallardan biri. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’na göre kredi ve borçlar bakımından %8,64 oranıyla inşaat sektörü Aralık 2017’de, Türkiye’nin en büyük ikinci sektörü. Ama daha da önemlisi tüketici kredilerinin yaklaşık %40’ı (toplam borçlanmanın %23’ü) ev kredisi. Diğer bir deyişle, konut, Türkiye’de hane halklarının borçlanmasının en önemli yollarından biri.

Bunun tam tersine, altyapı projeleri (özellikle İstanbul’daki üçüncü havaalanı veya Boğaziçi ve Marmara bölgesi çapında çeşitli köprüler ve tünel gibi mega projeler) Hazine garantisiyle finanse ediliyor ve bu da sonunda, hükümetin borçluluğunun artacağı (ve bazı durumlarda zaten arttı) anlamına geliyor.

İnşaat sektöründeki şiddet düşünüldüğünde, bu sektördeki 422 işçi ölümü, şiddetin yapısal biçimlerinin katmanlarını gösteriyor ve ne yazık ki buzdağının sadece görünen kısmı.

Kömür madenciliğinin önemli bir kalem olarak yer aldığı enerji sektörünün kendisiyse ekonominin yapısal ticaret açığının bir semptomu. Üretim, ister ihracat pazarı, isterse iç talepte ithal girdilere bağımlı. Ve tabii ki, ticaret açığı cari işlemler açığına ve dövize bağımlılığa neden oluyor. İmalat sektörünün ithalata bağımlılığı göz önüne alındığında, (artan politik risklerden dolayı) ABD Doları paritesinin Türk Lirası’ndaki karşısındaki her artışı enflasyona dönüşüyor.

Bu bizi yeniden finansman meselesine geri getiriyor. Enflasyona ait baskılara tepki olarak, Merkez Bankası’nın para politikasını sıkılaştırması gerekiyor. Yine de, kur politikasındaki faiz oranını yükseltecek herhangi bir düzeltmenin ekonominin yavaşlaması anlamına geleceği düşünülürse, bu durum, 2019’daki üç seçimde (yerel, genel ve Cumhurbaşkanlığı seçimleri) varını yoğunu ortaya koyan Erdoğan için kabul edilemez.

Bu nedenle 74 madencinin ölümü, sadece, şiddetli bir ekonominin, yapısal ticaret ve cari açık koşulları altında sınırlarını zorlamasının en belirgin semptomu oldu. Ülkenin enerji açığından kaynaklanan baskıyı serbest bırakmak için Adalet ve Kalkınma Partisi enerjiyle ilgili yatırımlara öncelik veriyor (örn. kömür madenciliği, hidro elektrik santral, nükleer) ve 2014’deki trajik 301 işçinin öldürüldüğü Soma madeni felaketinde de görüldüğü gibi, işyeri güvenliği, ekolojik etki ve sosyal dokuyu gözetmeksizin şiddetli bir “ekstraksiyon” politikası güdüyor.

ahval

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here