Anasayfa Röportaj Yalçın Karatepe: 2001 krizini yaşamayacağız ama haşlanacağız

Yalçın Karatepe: 2001 krizini yaşamayacağız ama haşlanacağız

Paylaş

İrfan Aktan’nın Yalçın Karatepe ile yaptığı söyleşi

İktisatçı Prof. Dr. Yalçın Karatepe’ye göre Türkiye 2001’dekine benzer bir krizi asla yaşamayacak. Çünkü 2001 krizine gelirken öncesinde belirlenmiş ve ilan edilen bir döviz kuru politikası olduğu halde biriken enerji bir anda patladı. Şimdi ise döviz kurundaki belirsizlik yüzünden zaten her gün krizler yaşanıyor ve belli aralıklarla “enerji boşalıyor”, yavaş yavaş kaynayan suda haşlanan kurbağa misali toplumdaki sıçrama refleksi ortaya çıkmıyor. Karatepe’ye göre insanların bu gidişata karşı ses çıkarmamasının temel nedenlerinden biri de uygulanan vergi politikası, emek gücünün bertaraf edilmesi ve muhalefetin “kolay muhalefet” yolunu bulmuş olması.

Otomobillerdeki cam filmlerin sökülmesi kararından hükümete karşı komplo teorisi üreten yandaş medya, bir yandan da ekonomide her geçen gün daha da iyiye gidildiğine dair sayısız “haber” yayınlıyor. Seçim sathı mailine yaklaşıldıkça emekliye, işçiye, memura bol keseden müjde üstüne müjde veriliyor. Soğuk cepler elbette hakikatin böyle olmadığını söylüyor ama ne gam!

Son dönemki tüm seçimlere “istikrar sürsün, Türkiye büyüsün” vaadiyle giren AKP’nin ülkeyi vardırdığı noktaya istikrarlı istikrarsızlık demek yanlış olmaz. Bu istikrarsızlığın maliyeti her geçen gün daha fazla “cep yakıyor.” Türk Lirası günden güne değer kaybederken bu düşüşün dip noktasını öngörmek mümkün değil. Ardı ardına kapanan işyerleri, biriken kredi kartı borçları, bankaların bitmek bilmez taciz telefonları, alındığı gün buhar olan maaşlar… Buna mukabil çocukları ada ülkelerinde off-shore şirketler kuran, varlık içinde yüzen yöneticiler…

Peki, adı konmuyor veya yandaş medya tozpembe bir tablo çiziyor diye ekonomik kriz teğet mi geçmiş oluyor? İktidar medyası güllük gülistanlık bir atmosfer resmederken, o gazetelerin üstüne sofra kuran yurttaşlar, eksilen taamların farkına varmıyor mu?

Kafamızda Türkiye’nin mevcut ahvali ve muhtemel geleceğine ilişkin sayısız soruyla Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi eski dekanı ve öğretim üyesi Prof. Dr. Yalçın Karatepe’nin kapısını çaldık…

Prof. Dr. Yalçın Karatepe

Gazete Duvar yazarı Ümit Akçay geçen haftaki “Dolar-faiz kıskacı”başlıklı yazısını şu paragrafla bitirdi: “2017 sonuna yaklaşırken, bir yıl sonra kredi genişlemesi reel olarak yeniden sıfıra yaklaştı, yani durma noktasına geldi. Böyle bir atmosferde, kurda yaşanan atakların sürmesi durumunda faiz indirimi şöyle dursun, artırmak kaçınılmaz hale gelebilir. Bu durumda, işsizliğin, enflasyonun ve faizlerin aynı anda arttığı bir ‘korku tüneli’ ile karşılaşabiliriz. Kısacası 2017 sonu itibariyle, bir süredir farklı yollarla ertelenen krizin yeniden gündeme gelmesiyle karşı karşıya olabiliriz.” Türkiye’nin böylesi bir korku tüneliyle karşı karşıya kalma ihtimaline ne kadar olasılık veriyorsunuz?

Ümit’in bu tespitine katılıyorum. Merkez Bankası faiz politikası açısından uzun zamandır Cumhurbaşkanının baskısı altında. Şu anda Merkez Bankası’nın uyguladığı Geç Likidite Penceresi’ndeki (GLP) faiz oranı neredeyse cari enflasyon oranı kadar. Yani Türkiye’de reel faizin hemen hemen sıfırlandığı bir dönemdeyiz. Dolayısıyla kurların bu hareketini bu faiz seviyesiyle sürdürmemiz mümkün görünmüyor. 2017 sonu itibariyle Merkez Bankası’nın ciddi bir faiz artırımına gitme ihtimali çok yüksek.

Buna rağmen Cumhurbaşkanı Erdoğan neden faizlerin düşürülmesi konusundaki ısrarını sürdürüyor?

Bence Erdoğan iktidarını bu kadar uzun sürdürebildiği için çok başarılı bir politikacı.

Buna ekonomi politikası dâhil mi?

Hayır ama sorumluluğu sürekli başkasına yıkmayı başarabiliyor. Örneğin faizlerin yüksekliğiyle ilgili sorumluluğun tamamını bankacılık sektörüne yıkıp çıkıyor. Oysa faiz oranlarının yüksek olmasının sebebi bankacılık sektörü değildir. Enflasyonun yüzde 12’ye dayandığı bir ortamda siz faizleri nasıl düşürebilirsiniz? Eğer faizleri düşük tutarsanız, reel faizleriniz sıfır ya da negatif olur. Bu da insanların tasarruf yapmasını engeller, para biriktirmelerinin anlamı kalmaz. Türkiye’nin makro göstergeleri, mevcut haliyle bile faizlerin artırılmasını gerektiriyor. Ama Erdoğan faizleri bir politik araç olarak ortaya koyup kendi ekonomi politikasından kaynaklanan sorunları bankacılık sektörüne yüklüyor. Merkez Bankası faiz oranı bir etkendir, bir politika aracıdır ama piyasa faiz oranı bir neden değil sonuçtur. Şu anda oluşan yüzde 15 civarında bir mevduat faizi var. Enflasyonun yüzde 12 civarında seyrettiği bir ülkede bu çok yüksek değil.

BAŞKASININ PARASIYLA REFAH YÜKSELİYORMUŞ GİBİ YAPILDI

Yani faizler yüksek değil mi?

Mevcut enflasyon verisini dikkate aldığımızda, değil. Bu seviyesi iyi mi peki, o da değil. Ama sadece faiz oranları değil, Türkiye’nin bütün makro göstergeleri bozuk. Açıklanan rakamlar büyük gibi görünse de büyüme rakamlarıyla ilgili de ciddi sorunlar var. İstihdam, döviz kuru sorunu sürüyor. 3.90 üzerine çıkan bir Dolar kurundan bahsediyoruz ki, nereye dayanacağı konusunda öngörüsü yok. Böylesi bir ekonomide faizlerin yukarı çıkması kaçınılmaz. 2000’li yıllardan sonra Türkiye dünyadaki kolay ve bol paradan iyi bir biçimde yararlanmayı seçti. Bunu da yüksek faiz ödeyerek, döviz kurlarını düşük seviyede tutarak yaptı. Bu paraya erişince ekonomik refah yükseliyormuş gibi yapıldı. Oysa başkasının parasıyla ekonomik refahı uzun müddet sürdüremezsiniz. Buna bağlı olarak Türkiye’nin üretim süreçleri çok değişti, üretim safhalarında ithal girdi kullanım oranı yükseldi. İhraç ettiğimiz ürünlerin yaklaşık yüzde 60’ını ithal girdiyle üretir hale geldik. Çünkü döviz kurunu düşük tuttuğunuz zaman ithal girdiler, yurt içinde ürettiklerinizden daha ucuz hale geliyor. Bu politikanın olumsuz etkisini büyüme rakamlarında, kişi başına düşen milli gelirde gördük. Ayrıca Türkiye son yıllarda artan siyasi riskleriyle beraber sadece dünyadaki para hareketlerinden dolayı değil, kendi öznel koşulların yarattığı sonuçlara da ekonomik olarak katlanmak zorunda kaldı, kalıyor.

Tüm siyasi krizlere rağmen AKP’nin uluslararası sermayeye kolaylık sağlamada, onunla ilişkilerini sıcak tutmada ve Türkiye’ye sıcak para akışını sağlamada kendisi açısından mahir davranabildiği, bu yolla ekonomik krizlerin teğet geçmesini sağladığı tespitine katılıyor musunuz?

Türkiye’ye sermaye akımı vardı. Ama bu akım Türkiye’ye benzeyen bütün ülkelere oldu. Üstelik Türkiye bu akımdan, diğer ülkelere göre daha az yararlandı. Yüksek faiz verdiğiniz zaman sıcak paranın akması normaldi. Türkiye, dünyadaki 2008 krizinden sonra da bundan yararlanmaya çalıştı. Ama artık işler değişmeye başladı. Bir kere para pahalı hale geliyor. FED’in 2018’de dört kez faiz artırması bekleniyor.

Bu Türkiye’ye nasıl yansıyacak?

Doların faizi yükseldiği zaman sermayenin TL faizi kazanmak için ülkenize gelmesine gerek kalmayacak. Çünkü yurtdışında tatmin edici bir faizle, üstelik hiç risk almayarak kazanma şansı olacak. Türkiye’de ise oldukça fazla risk var. Siyaseten nereye gideceğimiz belirsiz. 2018 seçim yılı olmasa bile 2019’un başında yerel seçimler olacak. Ekonomi politikaları da buna göre belirlenecek. Sizde bunca belirsizlik, yurtdışında da bunca risksiz kazanç varken sermaye niye gelsin ki! Bakın, çok hayret ettim doğrusu. Geçen hafta Merkez Bankası enflasyon rakamlarına ilişkin açıklama yaparken Türkiye’nin hâlâ devam etmekte olan “risk iştahından” yararlandığını söyledi.

2001’DEKİNE BENZER BİR KRİZİ ASLA BEKLEMİYORUM

Ne demek bu?

Merkez Bankası aslında şunu söylüyor: Bizim ülkemiz riskli ama risk almayı seven yatırımcılar olduğu için gelip bizde yatırım yapıyorlar!

Korkut Boratav, Gazete Duvar’a yaptığımız söyleşide Batı finans çevrelerinden bir bankerin 2013 sonunda yatırımcılara tavsiyesini aktarmıştı: “Türkiye’de toplum çürümüş olabilir ama fiyatlar çöktü, o yüzden burnunuzu tıkayın ve atlayın, büyük kazanç var.”

Bence burnunu tutmalı, kulaklarını tıkamalı ve gözlerini de kapatmalı ki, burada olup bitenlere tahammül edebilsin. Yoksa daha istikrarlı ülkelerde yerleşik olan sermayenin Türkiye’deki ekonomik-siyasal koşulları kaldırması çok mümkün görünmüyor.

Türkiye’de insan haklarından başlamak üzere sayısız ihlal yaşanıyor. İstikrarsızlık bizatihi iktidarın uygulamalarıyla her geçen gün derinleştiriliyor. Geniş kitleleri büyüme, istihdam, ekonomik refah vaatleriyle arkasına alan, varlığını bir tür saadet zincirine tabi kılmış bir iktidar nasıl oluyor da ülkeyi ekonomik darboğaza sürükleyen, uluslararası sermaye açısından da riskleri artıran bu tür uygulamalarda ısrar ediyor?

AKP açısından iktidarda kalmak hayati önemde. Bunun ön koşulu da muhalif bütün sesleri susturmak.

Ama o ön koşullardan biri de ekonomik refah…

Evet ama kaç gazetede ekonominin kötüye gittiğine ilişkin tespitleri okuyabiliyorsunuz?

Toplum, ağırdan kaynatılan bir kazanda sıçrama refleksi göstermeyen kurbağa misali, krizin farkında mı değil?

Kriz dendiği zaman 2001’deki gibi, sabah uyanınca tüm makro göstergelerin hızla bozulduğu bir şey bekliyoruz. Oysa artık krizler öyle olmuyor. Kurbağanın suda haşlanması gibi bir durum yaşıyoruz. Kapanan işyeri sayısına, işsizlik oranlarına, enflasyon rakamına baktığınızda ciddi bir ekonomik sorun yumağı içinde olduğumuz görülüyor. Türkiye benzeri hiçbir ülkede bu göstergeler yok. Dünya bizi Pakistan, Mısır gibi ülkelerin içinde olduğu “kırılgan 5’li” kategorisine koyuyor. 2001’dekine benzer bir krizi asla beklemiyorum ama herkesin ekonomik olanaklarının sınırlandığını, bozulduğunu görüyorum, sokaktaki insanların da bu sorunları yaşadığını biliyorum.

PARANIN PAHALILAŞTIĞI, OLMADIĞI BİR DÖNEME GİRİYORUZ

2001’deki ani krize benzer bir çöküşe mani olan mekanizmalar neler? Neden benzer bir krizi yaşamayacağız?

2001’le şimdiki arasındaki en önemli fark, uygulanan kur politikası farkı. 2001 öncesinde, 9 Aralık 1999’da uygulamaya konan, sabit olmasa bile kademeli artırılan ve önceden bir yıllık süre için ilan edilen bir kur politikası vardı. O zaman Merkez Bankası kurları önceden ilan ederek enflasyonu frenleyebileceğini düşünüyordu. İnsanlar gelecekte kurun ne olacağını bilirse ücret talebinde, kira artışında vs. bulunurken daha makul davranır beklentisi vardı. Yapılan araştırmalar da gösteriyor ki, enflasyonun yüzde 50’si geçmiş yıl enflasyonlarından kaynaklanıyordu. Çünkü insanlar enflasyonu yaşadıkça onu baz alıp üzerine koyarak hareket ediyordu. Dolayısıyla 2001’le en büyük fark, döviz kurunun dalgalı olmasıdır. Bakın, bir ay önce kurlar 3.40 seviyesindeydi. Söyleşiye başlamadan baktım, 3.90’a çıkmış. Yani 50 kuruşluk bir artıştan bahsediyoruz. Bu da kabaca yüzde 12’lik, çok ciddi bir artış. Türkiye’nin toplam dış borcu, Hazine verilerine göre 432 milyar dolar. Bu borcu çevirebilmek için Türkiye’nin son bir aylık kur artışı yüzünden ihtiyaç duyduğu ilave TL miktarı 80 milyar civarında. Sırf bir aylık dönemde ortaya çıkan ihtiyaç bu! Fakat kurlardaki bu hareketlilik 2001’deki krize gittiğimizdeki enerji birikimini engelleyen en büyük faktör. Çünkü belli aralıklarla enerjinin bir kısmını boşaltıyoruz. Ama kademeli olarak gittiğimiz yere baktığımızda, önümüzdeki günlerde Dolar’ın 4 seviyesine çıktığını göreceğiz galiba.

Mevcut kademeli kriz halinin sürdürülebilirliği var mı peki?

Bu politikayı AKP 7-8 senedir sürdürüyor. Eğer yurtdışında kredi kanalları çok daralırsa, ki onun işaretleri var… Az önce de söylediğim gibi paranın maliyeti artmaya başladı. Yani Dolar ve Euro’nun faiz oranları artıyor. Diğer yandan, üç hafta kadar önce Alman kamu finans kuruluşlarının Türkiye’ye kredi kullandırmayacağına dair haberler geldi. Yani paranın pahalılaşmasının yanısıra, paranın olmadığı bir döneme de giriyoruz. Yüksek faiz verseniz bile para bulamayabilirsiniz. Dolayısıyla bu iki faktör ne kadar realize olur bilemeyiz. Ama AKP seçime kadar mevcut politikayı sürdürmek için her türlü pozisyonu alacaktır.

AKP VARLIK FONU’YLA PARALEL HAZİNE KURUYOR

Seçim öncesi tedbir enstrümanlarından birinin de Türkiye Varlık Fonu olduğuna dair iddialar var. Bu iddialara göre Erdoğan ve çevresi Varlık Fonu’nu seçim odaklı, kısa vadeli hamleler için kullanmak isterken, hükümetteki kimi eğilimler ise bu fonun yapısal iyileştirmeler için işlevselleştirilmesi taraftarı. Tam da bu süreçte Varlık Fonu başkanı Mehmet Bostan görevden alındı. Erdoğan bununla ilgili açıklamasında Varlık Fonu’nda hedeflenen sonucu alamadıklarını, o yüzden Varlık Fonu’nun reorganize edilmesi gerektiğini söyledi. Varlık Fonu niye kuruldu, niye Erdoğan açısından arzulanan noktaya gelinmedi?

Erdoğan’ın beklentisinin ne olduğunu da bilmiyoruz. Çünkü Varlık Fonu’nun ne yaptığını bilmiyoruz aslında! Varlık Fonu’yla ilgili kanun metni ve gerekçesine baktığımda, denetime tabi olmayan ve yöneticilerinin sorumluluğunun bulunmadığı paralel bir hazine yaratıldığını görüyorum. Varlık Fonu, kamu kuruluşu olmadığı için kamusal denetime de tabi değil. Çünkü bir anonim şirket. Yani Sayıştay veya Meclis denetimi yok. 1 Ağustos 2016 tarihinde, yani darbe girişiminden sadece 15 gün sonra Meclis’e sunulan Varlık Fonu’yla ilgili kanunun gerekçesinde aynen şu ifadelere yer veriliyor: “Stratejik sektörlere yasal ve bürokratik kısıtlamalara bağlı olmadan yatırım yapabilir.” Yasal ve bürokratik kısıtlamalardan kasıt aslında kanuna ve yönetmeliklere uymaktır. Varlık Fonu bunların hiçbirine uymak zorunda değil.

Bu tür kısıtlamalar diğer anonim şirketleri kapsarken neden yine bir anonim şirketi olan Varlık Fonu’nu kapsamıyor?

Özel şirketler yerindelik denetimine tabi değil. Yani yaptığınız işin kamusal bir faydası olup olmadığına bakılmaz. Cebeci’de bir bakkal dükkanı açıp battığında “niye bunu batırdın” diyemiyorsun. Ama onların tabi olduğu bir yığın kanun var. Mesela Sermaye Piyasası Kanunu’na tabisiniz, varlık ihraç ederken onay almak zorundasınız vs. Rekabet Kanunu’na bağlısınız, çünkü rekabeti bozacak davranışlarda bulunamazsınız. Ticaret Kanunu’nun bütün hükümlerini yerine getirmek zorundasınız. Ama Varlık Fonu tüm bunlardan muaf! Vergi bile ödemiyor!

Devlet, neden Varlık Fonu adıyla bir anonim şirket kurma ihtiyacı hisseder?

Denetimin dışına çıkmak için.

VARLIK FONU DENİZ KENARINDAKİ ARAZİLERİ İSTEDİĞİNE SATABİLECEK

Peki bir şirket kurmadan da benzer bir yapı kurulamaz mıydı?

Kurulamazdı. Çünkü mevcut durumda pek çok denetim ve düzenlemeye bağlı olarak hareket etmelisiniz. Varlık Fonu’na aktarılan varlıkların önemli bir kısmı Özelleştirme İdaresi’ne devredilmiş varlıklardı. Özelleştirme İdaresi bu varlıkları özelleştirmek için bir sürü yasal süreci takip etmek zorunda. Örneğin ihaleye çıkıyor, bazen TV’lerde açık artırmaya gidiyordu. Usül açısından bir yığın gerekliliği yerine getirmek zorundaydı. Antalya, Muğla, Aydın yöresinde 2 milyon metrekare deniz kenarındaki hazine arazisi Varlık Fonu’na devredildi. Şimdi bunları istediklerine satabilirler. Kime, hangi koşullarda, hangi fiyatlarda satacaksınız? Bunların hiçbirini bilmiyoruz. Kanunun gerekçesinde deniyor ki, “büyük projelere destek olabilir, finansman sağlayabilir.” Peki hangi projelere? Mesela ben bir proje yaptığımda mı destek olacak yoksa sen yaptığında mı? Bu konuda tercih yaparken kriteri ne olacak? Tekrar ediyorum, bu, denetimi olmayan ve yöneticilerinin herhangi bir sorumluluğunun bulunmadığı bir paralel hazinedir.

Varlık Fonu’nun parası nereden gelecek?

Kaynaklarından biri varlıkların, örneğin kıyı şeridindeki arazilerin, satılmasıyla olacak. İkincisi, devredilmiş varlıkların mevcut faaliyetlerinden elde ettiği kâr payları vb, gelirleri olacak. Üçüncüsü de borçlanmayla, sahip oldukları varlıkları ipotek ederek bulacağı krediler yoluyla elde edeceği kaynaklar. Nitekim Çinli bir bankayla 5 milyar dolar kredi kullanmak için görüşmeler yapıldığı haberlere yansıdı. Varlık Fonu’nun yurtdışından kamuya kaynak sağlayacağı söyleniyor. Oysa finansta temel bir kural vardır: Bir ülkenin kredibilitesi en yüksek olan kurum, o ülkenin Hazine’sidir. Türkiye’de yerleşik hiçbir şirket, Hazine’ninkinden daha yüksek bir kredi derecesine sahip olamaz. Dolayısıyla bir ülkenin kaynak bulması açısından en itibarlı kuruluşu, o ülkenin Hazine’sidir.

Peki iktidar bu paralel hazineyi neden kuruyor?

Bilmiyoruz. Ama bildiğimiz şey şu ki, istediklerini yapabilirler ve bizim de ne yaptıklarını sorgulama imkânımız olmayacak.

Dünyada Varlık Fonu’nun örneği var mı?

Örneği çok da bizdeki gibi yok. 1950’li yıllardan beri benzer yapılar var. En büyüğü Norveç’teki Emeklilik Fonu. 950 milyar doların üzerinde bir varlığı var. Norveç’in 5 milyon nüfusu var. Yani bölerseniz, kişi başı 175 bin dolar para dağıtabilirsiniz.

VARLIK FONU’NUN 15 TEMMUZ’DAN HEMEN SONRA KURULMASI İLGİNÇ

Varlık fonları niçin kuruluyor peki?

Ülkelerin ya bütçe fazlaları, ya bir doğal kaynağa bağlı elde ettikleri yüksek gelirler veya Çin’de olduğu gibi dış ticaretten kaynaklı döviz fazlası vardır. Bunları gelecek kuşaklara daha sağlam ve güvenceli aktarmanın yoludur varlık fonları. Dolayısıyla öncelikle ortada bir para olması lazım ama Türkiye’de öyle bir para yok. Peki niye kuruyorsunuz? “Kolay borçlanalım diye” diyorlar. Şubat ayında Halk Bank, Ziraat Bankası aktarıldığında insanlar Varlık Fonu’ndan haberdar oldu. O dönemde bir de Savunma Sanayi Müsteşarlığı’nın 3 milyar lira nakit parası aktarıldı. Varlık Fonu’nun web sitesinde aktarılan bütün varlıklar gösteriliyor ama nakit para gösterilmiyor. Nerede kullandıklarını, kullanıp kullanmadıklarını, geri verip vermediklerini bilmiyoruz.

Varlık Fonu’yla ilgili kanun teklifinin darbe girişiminden 15 gün sonra TBMM’ye sunulması tesadüf mü?

250 insan hayatını kaybetmiş, binlercesi yaralanmış, tanklar sokaklarda, birkaç gün sonra OHAL ilan edilmiş. Böylesi bir dönemde Varlık Fonu’nun kurulmasının akla gelmesi ilginç.

OFF-SHORE ŞİRKETLER YA VERGİ KAÇIRMAK VEYA SERVET GİZLEMEK İÇİN KURULUR

Geçtiğimiz gün Başbakan Binali Yıldırım’ın oğullarının Malta’da off-shore şirketlerinin olduğu ortaya çıktı. Yıldırım bu şirketlerin varlığını kabul da etti ancak bunu, şirketlerin “uluslararası” olmasına bağladı. Öncelikle bir kişi neden off-shore şirket kurar?

Off-shore şirketlerin kurulmasının temel nedeni vergi kaçırmaktır. Off-shore ülkelere baktığınızda genelde ada benzeri, küçük yerlerdir. Buralarda düzenlemeler çok esnektir, çok fazla kuralı yoktur, vergi oranları da düşüktür. Aslında buralarda işleyen şirketler de yoktur. Belki bir muhasebe kaydı vardır ve kağıt üstünde bir şirket söz konusudur. Belki adresi de bir posta kutusudur.

Para orada değil mi yani?

Olmak zorunda değil. Ama siz gelirlerinizi oraya transfer ederek vergiden kaçırıyorsunuz. Off-shore şirketlerin ikinci bir amacı da varlığını, servetini gizlemektir.

Buna çoğunlukla kimler başvuruyor?

Çok uluslu işletmelerin hemen hepsi bu işe kalkışıyor. Bir de bizim gibi coğrafyalardaki siyasetçiler başvuruyor. Nasıl elde ettiğini açıklayamadığınız servetiniz varsa, oralarda bulundurursunuz. Bakın, Türkiye’de maalesef bütçe, vergi ve demokrasi ilişkisi çok tartışılmıyor. 1970’li yıllarda bütçesi Meclis’te reddedilen hükümetler istifa ederdi. Yasal zorunluluk yoktu ama öyle bir demokrasi geleneği vardı. Bütçe, kimden ne kadar vergi alıp bu vergiyi nereye harcayacağına ilişkindir. Demokrasilerde, kanunda olmayan vergiyi toplayamaz, kanunun yetki vermediği harcamayı da yapamazsın. Biz maalesef bütçe süreçlerini hiç konuşmuyoruz. Oysa bütçe, Meclis’in hükümeti denetlediği en önemli başlıklardan biridir. Motorlu Taşıtlar Vergisi’ne yönelik tepkinin sonucuna bakın… Vergi ödeyenler rahatsızlıklarını dile getirince siyaseten karşılık bulması mümkün.

VERGİ, UYGARLIĞIN BEDELİDİR

Bu arada gerek Motorlu Taşıtlar Vergisi, gerekse araba camlarındaki filmlerin söktürülmesi kararını yandaş medya, hükümete yönelik komplo olarak yorumladı.

AKP iktidarı bu konuda çok yetenekli. Faizden bankalar sorumlu, cam filmi meselesini FETÖ’cüler yaptı, şunu derin güçler, öbürünü dış güçler yaptı… Maalesef bu söylemler de karşılığını buluyor. Bakın, vergi uygarlığın bedelidir. Tarihte yok olan uygarlıkların tamamı ya varlıklarını finanse edebilecek gelir olmadığı için yok olmuşlardır veya çok yüksek vergi uygulandığı için insanlar isyan ederek rejimi değiştirmiştir. Magna Carta’nın ortaya çıkma gerekçelerinden biri budur.

Machiavelli de Hükümdar’da şöyle diyor: “Bir hükümdar, insanlar arasında cömert olarak ün salmayı istiyorsa, kesinlikle hiçbir gösterişten kaçınmamalıdır; bu da onu bütçesini bu tür harcamalarla tüketmek zorunda bırakacaktır. Bunun sonucunda da, kazandığı ünü korumak için halka son derece ağır vergiler yüklemek, onların mallarına el koymak ve kısaca para kazanmak için her türlü yola başvurmak zorunda kalır. Böylece, tebaasının nefretini kazanacak ve yoksul düştüğü ölçüde de saygınlığı azalacaktır…”

Vergi sistemi bozuk olan hiçbir uygarlık varlığını sürdüremez. Etkin bir vergi sisteminiz olacak ki, varlığınızı sürdürebilesiniz. Adil olmalısınız ki, insanlar isyan edip sistemi değiştirmeye mecbur kalmasın. Çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi alacaksınız. Keza kimsenin vergi kaçıramaması gerekir. Türkiye’deki vergi sistemi ne etkin ne de adil. Bakın, toplam vergilerin yaklaşık yüzde 65’i dolaylı vergi olarak adlandırılan, kişinin gelirinden bağımsız olarak ödediği vergilerdir.

KDV, ÖTV, MTV gibi…

Tabii. Geliri yüksek olan da düşük olan da aynı ayakkabı için aynı vergiyi ödüyor. Dolaylı vergilerin yüksek olması, vergi sisteminin adil olmadığını gösterir. Biz OECD ülkeleri içinde dolaylı vergisi en yüksek ülkeyiz. Çünkü en kolay toplanan ve kimsenin itiraz etmediği vergilerdir.

ÖRGÜTLÜ TEPKİNİN HÂLÂ SONUÇ ALDIĞINI ZONGULDAK’TA GÖRDÜK

İtiraz edilmemesinin sebebi, kimsenin bu vergiyi ödediğinin farkında olmaması değil mi?

Tabii, fiyatların içine giydirildiği için farketmiyorsunuz bile. Benzin alıyoruz, 5 lira 60 kuruş. Oysa benzin aslında 2 küsür lira, geri kalanı vergi. Bütün vergiler kesildikten sonra size net maaşınız ödeniyor. Fakat brüt maaşınız hesabınıza yatsa ve siz gidip kendi elinizle tüm vergileri ödeseniz ne olur biliyor musunuz?

Ne olur?

Bizden kesilen vergileri kendimiz ödesek daha ilk gün isyan çıkar! Fakat vergiyi fiyatların içine giydirince, örneğin, maaşınız vergiler kesilmiş olarak ödenince, bunu olağan karşılıyorsunuz.

Emek cephesindeki örgütlülüğün peyderpey dağıtılarak kontrol altına alınması da güçlü bir itirazı engelleyen temel etmenlerden biri değil mi?

AKP sivil toplum örgütlerini kontrol edebilmek için, iktidara geldiği günden beri, büyük çaba harcıyor. Mesela, Futbol Federasyonu seçimlerinden Kayseri’de bir meslek odası seçimlerine, emek örgütlerinden kuş sevenler derneğine kadar istisnasız her yere müdahale ediyor. Böylece demokratik muhalefetin önünü keseceğini biliyor. Nitekim bir sabah kalkıp eğitim sistemini değiştiriyor ama öğretmenlerden, velilerden ses çıkmıyor. Çünkü o sesi çıkaracak yapılar bitirilmiş. Şu anki büyük sendikaların sendikal faaliyette bulunduklarına bin şahit ister. Fakat örgütlü tepkinin hâlâ sonuç verdiğini mesela Zonguldak’taki son eylemde gördük. İşçiler 21 saat kömür madenini kapattılar, AKP önergesini Meclis’ten çekmek zorunda kaldı. Toplumsal muhalefet böyle bir şey işte. Burada muhalefet partilerine büyük görev düşüyor tabii.

MUHALEFET ARTIK SOKAKTA YAPILMALI

Bunca ciddi bir sömürü düzeni olduğu halde CHP ve HDP neden bu konuda çok etkin olamıyor?

Çünkü muhalefet etmenin kolay yolunu bulmuş durumdalar. Salı günleri grup toplantısı, üç-beş tane şehirde salon toplantısı yapmak muhalefet değil. Muhalefet artık sokakta yapılmak zorunda. Muhalefet partileri, insanların rahatsızlıklarını yüksek sesle ifade etmelerinin imkânlarını yaratabilir. Niye yaratmıyorlar, bilmiyorum. Ama sokak ses veren ve bu sese karşılık bulunan bir yer. Cam filmine yönelik muhalefet bile kayda geçirilmelidir.

Geçen seçimlerde CHP’nin Ankara Büyükşehir Belediyesi başkanlığının aday adayıydınız ama CHP sağcı Mansur Yavaş’ta karar kıldı. Tıpkı cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yine bir sağcıda karar kılınması gibi. Gökçek gönderildikten sonra yine Mansur Yavaş bahsi başladı. CHP’nin bu politikasını nasıl yorumluyorsunuz?

Yanlış tabii. Siyaset, ideolojik bir faaliyettir. Bir ideolojiniz, inancınız vardır ve bunu hayata geçirmek için siyaset yaparsınız. İdeolojiden arınmış bir siyaset yaparsanız, bu sizi çıkar örgütüne çevirir. İdeolojik olarak sizden uzak birinin şehircilik anlayışı, sizin beklediğiniz kentleşme sonuçlarını ortaya çıkarmaz ki! En iyi ihtimalle seçimleri kazanırsınız ama orada iktidar olamaz, ideolojinize hayat imkânı yaratamazsınız.

Siz tekrar aday olmayı düşünüyor musunuz?

Zaman ne gösterir bilemiyorum, hep beraber göreceğiz.


İrfan Aktan kimdir?Gazeteciliğe 2000 yılında Bianet’te başladı. Sırasıyla Express, BirGün, Nokta, Yeni Aktüel, Newsweek Türkiye, Birikim, Radikal ve birdirbir.org ile zete.com web sitelerinde muhabirlik, editörlük veya yazarlık yaptı. Bir süre İMC TV Ankara Temsilciliği’ni yürüttü. “Nazê/Bir Göçüş Öyküsü” ile “Zehir ve Panzehir: Kürt Sorunu” isimli kitapların yazarı. Halen Express, Al Monitor ve Duvar’da yazıyor.

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here