Anasayfa Dergi Yapısal krizin sınırları üzerine düşünmek-Yahya M. Madra

Yapısal krizin sınırları üzerine düşünmek-Yahya M. Madra

Paylaş

Türkiye siyasal düzeninin yapısal krizini “sınır” kavramı üzerinden düşünmek iyi bir başlangıç noktası olabilir. Devlet aklını yeniden düzenlemeye çalışan cenahın öne çıkan dış politika söylemi “komşularla sıfır sorun” şiarı da keza Türkiye’nin sınırlarıyla ilgili bir söylem. Ancak burada “sınır” kavramını hem ülkeyi dış dünyadan ayıran sınırlar hem ülkeyi içinden parselleyen, yaran sınırlar üzerinden ve hatta coğrafi uzam ve toplumsal farklılaşma akslarının da ötesinde, kamusal alanda konuşulabilenlerin ufkunu belirleyen görünmez sınırlar üzerinden okumak gerekiyor. Aksi halde Davutoğlu’nun Ortadoğu’da nüfuz siyaseti güden liberal milliyetçiliğinin “yumuşak güç” anlayışının ötesine gidemeyiz.

Yine de dış sınırlardan başlayalım. Türkiye’nin Ermenistan’la hâlâ kapalı olan sınırlarından Kürdistan Özerk Bölgesi’nin Irak Federal Devleti’yle olan çatışkılı birlikteliğine ve Batı Kürdistan’daki özerkleşme sürecine, ülkenin doğu ve güneydoğu sınırlarındaki bu gerilimler daha Cumhuriyet’in kurulmasından önce, geç Osmanlı döneminden beri süregelen, birbiriyle genetik olarak bağlı bir dizi şiddet edimi ve travmatik kırılma sayesinde oluşmuş fay hatlarının uzantıları. İsmail Beşikçi (ve başkalarının) hep belirtegeldiği gibi “Kürt Sorunu”nu anlayabilmek için Cumhuriyet’in kuruluşuna (ve hatta öncesine, İmparatorluk’un çöküşüne) dönmek gerekiyor. Türkiye’nin bugünkü yapısal krizini okuyabilmek için gerekli olan, tam da Cumhuriyet’in üzerine inşa olduğu tarihsel (siyasi) şiddet, (kültürel) inkâr ve (iktisadi) ilkel birikim süreçlerini tüm ilişkisellikleriyle, resmi tarih yazımının sınırlarını çizdiği ufku kırarak, örneğin Hamidiye Alayları’nın kuruluşundan Ermeni Soykırımı’na kadar geçen süreci Lozan ve sonrasındaki tektipleştirici ulus-devletin modernist inşa süreçleriyle beraber okumaya çalışmaktır. Kuşkusuz, ülke yüzyılın başından bu yana bir dizi dönüşümden geçmiştir, ama bu dönüşümlerin hiçbiri henüz bu kurucu travmalar ve onların günümüzdeki uzantıları ile toplumsal ölçekte bir hesaplaşmaya olanak tanımamıştır.

Düzenin yapısal krizi

Halihazırda akademik, yarı-akademik ve bu gazetenin sayfalarının da dahil olduğu akademik-olmayan platformlarda sürmekte olan hesaplaşma ve yüzleşmelerin ısrarla derinleştirilmesi, düzenin (ve dolayısıyla onun yapısal krizinin) yeniden üretilmesini mümkün kılan milliyetçi, ulusalcı ve muhafazakâr anlatıların toplum üzerinde sahip olduğu tahakkümün aşılması için gereklidir. Ancak bu yüzleşme sürecinin hakkını vererek gerçekleştirebilmenin önündeki en önemli engel milliyetçi ve ulusal anlatıların duygulanımsal yüküdür. Bu duygulanımlar enerjilerini salt sınırların ötesinden gelecek, ülkenin bütünlüğüne yönelik tehdit algısından almıyor. En az bu dış tehdit kurgusu kadar, iç sınırlar çevresinde oluşan çatışkılar da milliyetçi ve ulusalcı anlatıların duygulanımsal gücünün yoğunlaşması için önemli bir mayalanma zemini sağlıyor.

İç sınırların izini takip etmek için bildik Sünni/Alevi, Kürt/Türk, Müslim/Gayrı-müslim, Laik/Cemaatci, Kemalist/Siyasal İslam hatları bize kaçınılmaz başlangıç noktaları sunuyor. Bu başlangıç noktalarını, eğer onların duygulanımsal güçlerini anlamak istiyorsak, salt kimliksel (mezhep, etnik, ideolojik, vs.) ayrımlar olarak okumamalıyız. Ben bu iç sınırları, ekonomi politik perspektifinden yaklaşarak, gerçek ya da muhayyel sınıfsal ayrışmaların tahvil edildiği, ifadelendirildiği (ama salt sınıfsal olana indirgenemeyen) fay hatları olarak da okumanın faydalı olacağını düşünüyorum. “Gerçek” ya da “muhayyel” sıfatlarını birlikte kullanıyorum çünkü sınıfın bile hiçbir zaman sadece iktisadi olana indirgenemeyeceğini düşünüyorum. Farklı sınıfsal öznelliklerin ve bunlara itikatını ve gücünü veren duygulanımların rolünü de sürekli hesaba katmamız gerekiyor. Örneğin, zor kullanarak yerinden edilen ve diğer nedenlerle Batı kentlerine göçen Kürt işçilerin, bu durum zaten yüksek işsizliğin yaşandığı emek piyasalarındaki rekabeti kızıştırdığı ölçüde, işçi sınıfı içinde etnik bir kod üzerinden okunan bir iç sınırın ötekisi olarak algılanmaya başlanması… Ya da, birkaç nesildir kentlerde yaşayan ama yakın dönemde iktisadi olarak düşüşe geçmiş olan “laik” kimlikli bir orta sınıfın endişelerinin somutlaştığı öteki figürünün, yükselişte olan ve kelimenin farklı manalarıyla “taşra”dan çıkıp kentsel alanlarda görünürlüğü artan “muhafazakâr” kimlikli bir başka orta sınıf kesiti olması… Her iki durumda da Türkiye’nin yapısal kırılmalarını anlamak isteyen herkesin gündemine alması gereken, yarılmaların sınıfsal katmanlar arasında değil, sınıfsal katmanlar içindeki yarılmalar olması. Yanlış anlaşılmasın, amacım bu ve bunun gibi sayısız kimliksel kırılmayı salt iktisadi ve sınıfsal bir kırılmaya indirgemek değil. Kimliksel kırılmalarda (iç sınırlarda) yoğunlaşan gerilim ve duygulanımsal gücü anlamanın yollarından biri olarak, bu kırılmaları iktisadi/sınıfsal yerinden edilme ve çatışkıların yaşanma ve deneyimlenme halleri olarak okumayı öneriyorum.

Yapısal krizin iktisadi boyutu

Peki, son derece istikrarlı bir ekonomik büyüme performansı gösteren toplumsal yapıda nasıl bu kadar çok sayıda ve keskin iç sınırlar oluşuyor? Pastanın büyüdüğü toplumlarda en fakirinden en zenginine herkes eskisine nazaran daha fazla pay aldığı için herkesin aşağı yukarı daha mutlu olması gerekmez mi? Daha geçen gün Bakanlardan birisi “Kişi başı milli gelirimiz[i], 16-17 bin dolara çıkardıktan sonra Türkiye’yi kimse tutamaz” gibi bir açıklamada bulunmuş. (Burada Marksist düşün içinde de epeydir tartışılan ve eleştirilen ekonomik belirlenimciliğin çok nadide bir örneğini görüyoruz.) Kanımca iktidardaki muhafazakâr milliyetçi cenahın Türkiye’nin sistem krizine getirdiği çözüm önerisini bundan daha iyi özetleyen bir cümle olamazdı. Putin-vari bir Başkanlık sisteminden aslında kastedilen, ülkeyi bir Şirket gibi yönetecek CEO çevresinde örgütlenmiş bir yapıdır. Bu şirket modelinin ekonomik büyüme stratejisinin üç ana ayağı var gibi gözüküyor: (uluslararası kriz konjönktüründen de faydalanan) “sıcak para” girişi, kamu kaynaklı inşaat balonu ve doğayı talan eden enerji yatırımları. Burada bu büyüme modelinin, düzenin yapısal krizlerine neden olan iç ve dış sınırlarda biriken yüksek gerilimi boşaltıp boşaltamayacağı sorusunu sormadan önce, modelin kendisinin ne kadar sürdürülebilir bir model olduğu sorusunu, en az iki seviyede sormak gerekiyor.

İlk olarak bu modelin ekonomik bir model olarak sürekli yeniden üretilip üretilemeyeceğini sorgulamalıyız. İlk soru işareti cari ve ticari açıkların yapısal olarak varlıklarını sürdürüyor olmasından kaynaklanıyor. Bu açıklar ülkenin enerji açığıyla da doğrudan ilintilidir ve enerji yatırımlarına son dönemde yapılan (Marx’ın ilkel birikim süreci tasvirlerini andıran) vurgu bu açıklar bağlamında anlaşılmalıdır. İkinci soru işareti kredi kartı ve bireysel borçlanma seviyelerinin son on yılda çok hızlı bir biçimde artmış olmasından kaynaklanıyor. Keza cari açığı besleyen önemli bir diğer kalem de budur. Fakat bu borçlanma olgusu üzerine düşünürken yükselen ve düşen orta sınıf katmanlarının birbirleriyle olan haset ve hınç ilişkilerinin tüketim malları üzerinden ifadelendiğini anımsamak gerekiyor. Ve son olarak, TOKİ’ler öncülüğünde gerçekleşen kentsel dönüşüm projelerinin süregitmekte olan büyümenin devam edeceği varsayımına dayanması, yani yapısal olarak spekülatif bir itkiyle ilerlemesi, bu modelin ekonomik olarak sürdürülebilirliği konusunda ciddi kuşkular uyandırıyor.

İkinci olarak sorulması gereken (ama daha önemli olan) soru, bu ekonomik büyüme modelinin, sürdürülebilse bile, ülkenin yapısal krizlerine çare olup olamayacağı sorusudur. Benim kanım, çare olmak yerine, bilakis büyümenin kendisinin sürekli yeni çelişkiler ve krizler üreteceği yönünde. Örneğin, emek piyasasındaki esnekleşme ve giderek artan borçlanmanın derinleştirdiği güvensizlik ortamı tüm çalışan kesimlerde hane-içi gerilimleri ve kadın üzerindeki şiddeti arttırabilir. Keza, büyüme için gerekli olan enerji kaynaklarını yaratma adına dikilen HES’ler, nükleer santraller ve benzerleri farklı toplumsal kesimleri yerinden etmeye devam edebilir. Çağdaşlaşma olarak sunulan kentsel dönüşümün ürünü çeşit çeşit yerleşim siteleri (neoliberal “kamplar” olarak) yeni iç sınırların ve gerilim alanlarının oluşmasına neden olabilir. Türkiye gibi işsizliğin yoğun, gelir dağılımın eşitsiz olduğu ülkelerde yüksek büyüme oranları için gerekli olan yüksek sömürü oranları yepyeni bir dizi toplumsal çatışkıyı fişekleyebilir. Örnekler çoğaltılabilir ama özet olarak söylersek, eşitsiz, katılımcı olmayan, ekolojiyle olan ilişkisini ciddiye almayan, toplumsalı bir mühendislik nesnesi olarak gören bu modelin, ülkenin Osmanlı’dan bu yana dış ve iç sınırlarında biriken yapısal krizlerini “gaza basarak”, yani ekonomik büyümeyle çözmesi pek mümkün görünmemektedir. Tam tersine, bu Şirket modelinin halihazırda varolan fay hatlarının üzerine yeni krizler eklemesinin çok daha muhtemel olduğunu not düşmeliyiz.

Demokratik Özerklik

Meseleye daha temel, etik ve siyasi bir noktadan bakarsak, ekonomik büyümenin Türkiye’deki egemen kesimlerle ezilen halklar arasındaki eşitsiz, kolonyalist ve ırkçı ilişkilenme biçimlerini ortadan kaldırmasını beklemek doğru değildir. Böyle bir beklenti temelde etik ve siyasi bir meseleyi iktisadi teşviklerle geçiştirmeye çalışmak demektir. AKP’nin önerdiği Başkanlık modeli, ülkeyi bir Şirket olarak tasavvur edip, yapısal krizleri “gaza basarak” çözmeyi umarken aslında geç Osmanlı’dan bu yana Devlet’in neden olduğu şiddet, inkâr ve (ilkel) birikim süreçleriyle hesaplaşmaktan kaçmakta ve hakiki bir yüzleşmeye gerek kalmadan yapısal krizin “hallolunmasını” arzulamaktadır.

Oysa ki sistemin dayandığı ve sistemi krizlere sürükleyen iktidar ilişkilerinin yapısökümüne uğratılabilmesi için gerekli olan, yukarıda sözedilen türden derin ve hakiki bir hesaplaşmadır. Kürt siyasi hareketinin kendi ulusalcı geçmişinden koparak geliştirdiği “demokratik özerklik” modelinin, Türkiye’deki tüm halkların (birinin diğerlerinin hamisi olarak değil) eşit bir ortaklıkta varolmalarını ve sömürgeci zihniyetin tüm çeşitlemeleriyle (geç Osmanlı, İttihatçi veya yeni-Osmanlıcı) birlikte terkedilmesini gerektirdiği ölçüde, AKP’nin önerdiği Başkanlık modeline karşı bir alternatif olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Ben böylesi bir yüzleşmeye ek olarak, Demokratik Özerkliğin iktisadi boyutunun da geniş bir şekilde tartışmaya açılmasının faydalı olduğunu düşünüyorum. Gerek halihazırda yaşama geçirilmiş yapıların görünürlüğünün arttırılmasının, gerek daha şimdiden kurumsallaştırılabilecek iktisadi özyönetim pratiklerinin neler olabileceğinin kamusal alanda tartışılmasının -hem yüzleşme sürecinin kendisi hem de Türkiye sollarının alternatif iktisadi tahayyüllerinin zenginleşmesi açısından- rahatlatıcı ve ufuk açıcı olacağını düşünüyorum. Ülkeyi bir Şirket olarak yukarıdan aşağı düzenlemeye çalışan Başkanlık modelinin ben bilirimci yaklaşımının karşısında, içeriği süreç içinde aşağıdan yukarı katılımcı bir şekilde doldurulacak etik, siyasi ve de iktisadi bir şiar olarak “demokratik özerklik” her şeyden önce yöntem olarak alternatif bir model önermektedir.

*Yahya M. Madra / Boğaziçi Üniversitesi – İktisat Bölümü bu yazı 2012 Ö Gündem de yayınlandı
Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here