Anasayfa Dergi Yeni devlet aklı ve tanımanın sınırları-Bülent Küçük

Yeni devlet aklı ve tanımanın sınırları-Bülent Küçük

Paylaş

Türkiye’de son yıllarda bir dizi açılım politikası süresince yapılan siyasi tartışmalarda, AKP hükümetiyle birlikte cumhuriyetin inkarcı kimlik politikasından kültürel farklılığı tanıyan daha liberal ve çok kültürcü bir vatandaşlığa doğru bir dönüşümün söz konusu olduğu hem kimi akademik çevrelerde hem de hükümet sözcüleri tarafından çokça dillendirildi. Hükümet sözcüleri ve onlara yakın zevat, bu yeni dönemde asimilasyon ve inkar politikalarının sona erdiğini söylemektedirler. Çeşitliliğin tanınmasının yanında, hükümet siyasal ve toplumsal alanları bürokratik-askeri vesayetten kurutarak demokratikleştirdiğine dair genel inancı AKP hükümeti ve onun medya, sivil toplum ve de akademideki uzantıları yaymaya devam etmektedir.

Bu “demokratik açılımlarla” eşzamanlı olarak terörizm ile mücadele adına yeni muhafazakâr elitlerin Türkiye siyasal kamusal alanını güvenlikçi politikalar çerçevesinden yeniden şekillendirip kolonize ettiklerine de artık şüpheye yer bırakmayacak bir biçimde tanık olmaktayız. KCK adı altında yapılan bu operasyonlarda BDP’nin üyeleri, seçilmiş milletvekilleri ve entelektüelleri, akademisyenler, gazeteciler, insan hakları aktivistleri, yazarlar, öğrenciler dâhil olmak üzere birçok muhalif sesin tutuklanması bunun en iyi kanıtlarından. Bu durum bize yeni devlet aklının Kürt meselesinde özellikle, bir taraftan kısmi tanıma/yaşatma/hizmet/şevkat politikaları diğer taraftan da disipline etme/ hapis etme/itibarsızlaştırma gibi birbirini tamamlayan çifte bir siyaseti aynı anda devreye soktuğunu göstermektedir. CHP’nin aksine AKP temsilcileri inkar siyasetinin ve cumhuriyetin kurumsal dışlama politikalarını bir dereceye kadar kabul etmektedirler. Onlara göre bu dışlayıcı politikalar tek parti dönemi boyunca CHP egemenliğinde olan otoriter siyasi gelenekten ve modernist zihniyetten kaynaklanmaktadır. AKP vekilleri hükümetlerinin yapılan bu kurumsal hataları düzelteceğine kuvvetle inanmamızı arzulamaktadırlar. Zira onlar da kendilerini tek parti dönemi CHP’sinin modernist projesinin kurbanı olarak görürüler devletin seküler politikalarının muhafazakar dini kimlikleri dışladığını ve bu yüzden onların acılarının Kürtlerle ortak yada benzer olduğunu demeye getirmektedirler. Bu yüzden AKP hükümeti, geçmişe mesafe koyduğunu geçmişte yaşanan bütün adaletsizlikleri sonlandıracağını ve bu acılara merhem olacağını vaaz etmektedir.

Neo-liberal polis devleti

Fakat ne var ki, mevcut kontekst içinde, bürokratik Kemalist gruplar tarafından kontrol edilen kamusal alanlar şimdi aşamalı olarak muhafazakâr hükümet ve medya elitleri tarafından ele geçirilmiştir. Siyasi katılım için ve kültürel farklılıkların eklemlenebileceği yeni alanlar açmak yerine AKP hükümeti, kamusal ve özel alanı kolinize eden neo-liberal polis devletinin yeni bakışının ve otoritesinin militarist devlet egemenliğinin yerine geçtiği yeni bir siyasi güç merkezi inşa etmeye çalışmaktadır. Bu yeni koşullar altında, modern Türk devletinin stratejisi olan direnen bedenler ile işkence ve öldürme yolu ile baş etme yerine AKP hükümeti daha farklı metotlarla Kürt hareketinin siyasi temsilcilerine adaletsizlikler yaşatmaya devam etmektedir.  Bu yeni metot KCK operasyonları örneğinde görüldüğü üzere direnen bedenleri tutuklamak gibi yasal hukuki mekanizmalara ve sembolik şiddete dayanmaktadır.

Bu bağlam içinde, AKP’nin Kürt meselesini çözümü için münasip gördüğü şey olan liberal-çok kültürcü vatandaşlık konsepti, hakim-egemen kimliğin, alternatif siyasi tahayyülleri olan ve çok daha kapsamlı çözümler öneren siyasi Kürt hareketinin demokratik taleplerine verdiği bir yanıt olarak ortaya çıkmaktadır. Liberal çok kültürlülük konseptinin en temel karakteristiklerinden/ taktiklerinden biri temel ve somut adalet ve eşitlik taleplerinde bulunan grupların bu adaletsizlikleri özel ve kişisel meselelermiş gibi çözmeye/düzenlenmeye kalkışmasıdır. Bunu kamusal ve özel alan arasına yani politik-bürokratik-kamu alan ile gündelik yaşamın kültürel olarak yeniden üretildiği özel/kişisel alan arasına bariz kalın bir çizgi çekme marifetiyle, cinsel, duygusal, kültürel ve sınıfsal meseleleri “kişiselleştirerek” siyaset dışına itmesidir. Böyle yaparak kendisinin onay verdiği ve ayrıcalıklı kıldığı kültürel tahayyülleri ve önerileri kamusal ve değerli-makul kılarken diğer alternatif tahayyülleri ve pratikleri meşru olmayan  özel talepler olarak kodlamaktadır.

Çarpıcı bulduğum bir nokta “kültürel zenginlik” söylemi ve banal tehdit anlatılarının AKP ve CHP’li ajanların tahayyüllerinde, eş zamanlı olarak birlikte var olmasıdır. Etnik ve dini farklılıklara hoşgörü/tolerans ile övünen bu hakim anlatı Türkiye’nin “uygarlıkların beşiği’’ olduğu mitini dolaşıma sokarak ülkenin “kültürel zenginliğine’’ işaret eder. Bunu ya hoşgörülü olarak tahayyül edilen çok kültürlü Osmanlı toplumuna (AKP) ya da Türk ulusal devletinin ve onun vatandaşlığının politik-territoryal kapsayıcı karakterine gönderme yaparak gerçekleştirir (mesela CHP söylemi). Fakat farklılıkların “zenginlik’’ olarak sunulması hem AKP hem de CHP tarafından bir takım koşullara bağlanır. Azınlıklar ve diğer egemen olmayan kimlikler, yerlerini bilip, kendilerine müstahak görülen alanda makul davrandıkları sürece çeşitlilik zenginliktir onlar için. Bu kesimler, özel alanda anadillerini konuşabilir, şarkılarını söyleyebilir ve yemeklerini pişirebilirler fakat tecrübe ettikleri geçmişten günümüze uzanan adaletsizliklere ve acıları dillendirdikleri, bunlara alternatif çözümler önererek kendilerine gösterilen özel alanın sınırları ihlal ettikleri anda “yerini bilmeyen haddini bilmezler” olarak işaretlenir ve kriminalize edilirler.

Başka bir deyişle devlet mekanizmalarını ellerinde bulunduran yeni hakim güçler, “hangi hakların ve ihtiyaçların “makul” olduğu ve hangi siyasi mücadele formlarının bu amaçlara ulaşılması konusunda “makbul”  olduğunu belirleme hakkını ellerinde tutarak meşru politikanın sınırlarını çizmektedirler. Liberal ve çok kültürcü “Vatandaşlık şemsiyesi’’ altında bütün farklılıkların bir arada yaşayabileceği ve her kesimin siyasi, yasal ve kültürel olarak eşit sayıldığı yeni bir vatandaşlık rejimi yeni makul olanı ve devlet aklınınım sınırlarını çizmektedir. AKP siyasetinde vücut bulan bu yeni devlet aklı, kimi cemaatlerin siyasi/kolektif taleplerini bireyselleştirerek ve böylece kısmen tanıyarak; daha dönüşümcü kolektif-siyasi taleplerde ısrarcı olanları da ya itibarsızlaştırarak ya da zan altında bırakma suretiyle siyaset alanın dışına itmeye devam ettiğini görmekteyiz.

Türkiye’de neo-liberal muhafazakarlık bu iki taktik üzerinden yeni kimlik politikasını inşa etme suretiyle yükselmektedir. Başka bir deyişle, global neo-liberalizm bağlamı içinde kılık değiştiren ve bölgesel-emperyal etki alanlarını genişletmeye heveslenen Türk-Müslüman devlet aklı, tanıma ve inkar arasında mekik dokuyarak kendine  muğlak bir alan icat etmekte ve bu alanda kendisine belli bir manevra alanı yaratmaktadır. Bu akıl çok kültürcü liberal vatandaşlık çerçevesinde ötekinin farklılık talebini bireyin “serbest tercihine” (mesela ana dilde eğitim dilini seçmeli ders olarak düzenlemesi) indirgeyerek yoluna devam etmek istemektedir. Ötekinin kültürünü toplumsal ve siyasal olanın dışında tutmak için devletin ve sivil toplumdaki ana akım ajanların bütün imkanlarını mobilize ettiklerini görmekteyiz.

Makbul vatandaş figürüne

AKP döneminde yapılan hukuki reformların kendi dışındaki dışlanmış kimliklerin siyasi katılımı arttıran demokratik normalizasyonun bir mekanizması olarak değil, otoriter pasifleştirici, kamusal alandan dışlamanın bir aracı olarak işlediğini görmekteyiz. Bu proje, Kürt fakirlerine yardım için merhametli valilerin ve polis memurlarının, Kürt bölgesine atanması yanında bölgeye ekonomik yatırımlar yapılmasını da içermektedir ki tüm bunlar empati yapma ve şefkatin göstergesi olarak muhafazakar ve otoriter hükümetin temel politik manevralarından biri haline gelmiştir. Bu yeni çerçevede, Başbakan Erdoğan Kürt halkıyla hissi ve ideolojik bağ kurarken, Kürt halkının devlet tarafından inkarından ve Kürt kimliğinin şiddet yoluyla bastırılmasından kaynaklanan acılarını anladığını göstermek için pek çok performans sahneledi, bu görece Kürtlerin teveccühüyle de karşılandı. Kürt halkının acılarını kendi acılarıymış gibi göstererek Erdoğan, bu sahiplenme/tanıma ile beraber devletin yeni bir döneme girdiğini işaret etmeye çalışmaktaydı. Böyle yaparak AKP kendinden önceki hükümetlerin sebep olduğu acılara ve felaketlere işaret ederek onları kısmen tanırken, kendi hükümetinin sebep olduğu felaketleri ve acıları inkar etmeye ve dolayışla kendi failliğini inkar örtmeye kalkışmış, kendi hükümetiyle daha önceki hükümetler arasındaki devamlılığı maskelemeye özen göstermiştir.

Ayrıca, AKP hükümeti hakların kapsamını belirlemekle kalmıyor aynı zamanda Kürtleri makul ve makul olmayanlar şeklinde iki kampa bölerek müzakerelerin ve görüşmelerin koşullarını da belirlemiş oluyor. Hükümet, AKP’nin yeninden kurduğu “makbul vatandaş figürüne” yakın bulduğu, daha ehlîleşmiş, otantik ve “şiddet karşıtı’’ kimi Kürt entelektüelleri, legal ve illegal siyasi partilerden politik figürleri, yazar ve sanatçıları kendi saflarına çağırmaktadır. AKP hükümeti Kürt toplumunu temsil eden tek partinin BDP olmadığını, dahası kendisini Kürtleri temsil eden siyasi parti olarak kurmaktadır.

Özetlersek: AKP’nin farklılığın tanınması üzerine Türkiye ye adapte etmeye çalıştığı çok kültürcü bir vatandaşlık konsepti söz konusudur. Bu konsept kamusal ve legal alanları yeniden şekillendirme arzusunda olan muhafazakar/kolonyalist kimliğin farklı kültürel grupların devlet ile olan ilişkisini, -öldürme üzerinden değil yaşatma, merhamet ve ihya etme üzerinden- yeniden düzenleyerek yönetme ve kontrol etme arzusunu dillendirmektedir. Böyle bir yeniden düzenlenme Kürtler ile ayrıcalıklı egemen Sünni-Türk kimliği arasında süregelen ekonomik-sosyal eşitsizliği ortadan kaldırmaktan çok, daha da meşrulaştırdığını düşünmekteyim.

Başka bir deyişle, sosyal eşitsizliği ve kültürel-sembolik tahakkümü mümkün kılan yapısal-sosyal koşulları dönüştürmeden, bu tarihsel adaletsizliklerin ve bunun sonucunda oluşan derin acıların, merhamet ve soyut eşitlik vaadinde bulunun bir takım yasal/ anayasal değişiklikler marifetiyle ortadan kaldırılmasının, veya hafifletmesinin mümkün olmadığını düşünüyorum. Tam aksine vaat edilen liberal yasal/anayasal düzenlemelerin ve ileriymiş gibi sunulan reformların orta ve uzun vadede bu eşitsizliği ve tahakkümü yeniden üretmekten öteye gitmeyeceği kanaatindeyim. Zira, Kürt meselesi ne kültürel kimlik siyasetine ve onun sembolik kısmi tanınmasına ne de bir demokrasi eksikliğine indirgenemeyecek kadar daha karmaşık/kolonyal bir temele ve geçmişe dayanır, bu yüzden çözümü esaslı bazı değişimler gerektirir ki bu da ulus-devlet zihniyetinin ve bütün mekanizmalarının radikal bir şekilde dönüşmesini gerektirir.(Özgür Gündem, 10.12.2012)

 

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here