YRD. DOÇ. DR. HÜLYA DOĞAN YAZDI :Neden Hayır: Bir Tabu Olarak Şefin Tarağı

Paylaş

Fakirleşen, tutarsız dış politikalar sonucu can güvenliği ile ilgili kaygılar yaşayan, eğitimde gittikçe gerileyen, işsizlik oranı artan, dünyadaki teknolojik gelişmeleri takip edemeyen bir ülkenin canhıraş mevzusu olmayan bu anayasal değişikliklerin, halkın ihtiyaçlarına denk gelen hiçbir yanı bulunmuyorr. Öte yandan “hayır” potansiyeli olan ve halkın belli bir kesiminin temsilcilerinin özgürlüğü elinden almak, “hayır” propagandası yapmayı gözaltı nedeni haline getirmek, en çok “evet”in meşruiyetini kaybettirir.

Meclisi feshetme yetkisinden, altı aya varan OHAL ilan etme yetkisinden, örtülü ödenekle ne yaptığı bile bilinmeyen bir cumhurbaşkanının bütçeyi hazırlamasından, cumhurbaşkanının atadığı bir (ya da birkaç) yardımcının hesapsız yetkilerinden söz etmeye bile gerek yok sanırım…

Olumlu gibi gösterilen 18 yaş meselesinin gerisinde toplumun dinamik bir kesimini oluşturan üniversite öğrencilerinin “söz”ünü kesme niyetini de görmezden gelmemeliyiz. Yoksa niyet dinamizm olsa, meclisteki 30 yaş altı 9 vekilin 6’sı HDP’den olmazdı. Okuyan, yazan ve halkının sorunlarına duyarlılık gösteren gençliğe, sanki mümkün olacakmış gibi “git mecliste siyaset yap denilecek”. Geçen hafta daha önce 1 Mayıs’a katıldıkları gerekçesiyle okuldan atılan iki üniversite öğrencisi gibi…

İşin toplumsal boyutuna gelirsek bu değişiklik referandumunu önemli bir eşikte olma hali olarak yorumlamak gerekir. Antropoloji literatüründe bilinen bir hikâye vardır: Bir köleye sorarlar “özgür olsan ne yapardın?” diye, “kendime bir sürü köle alırdım” diye cevap verir. Bugünden bakınca saçma gelen bu cevabın, o günkü zihniyet dünyasında anlamlı bir karşılığı vardır. Avrupalı beyazın sömürgeci gücü ve bu ekonomik eşitsizlik üzerine yerleşen ırkçı zihniyet, beyaz adamı siyahın üzerinde bir konuma yerleştirmiştir. Kölenin köleliği normal görmesi, yıllar süren sömürgeciliğin bir sonucudur. Tıpkı imparatorluk çağlarında Tanrının kutsadığı varsayılan bir kandan gelen ailelerin diğerlerini “serf” olarak tanımlaması ya da Osmanlı’daki gibi kendini Allah’ın yeryüzündeki gölgesi sayan bir padişahın, sürü anlamına gelen reayaya “kullarım” diye hitap etmesi gibi…

Her toplum biçimini meşrulaştıran ve tanımlama gücünü elinde tutan hâkim bir zihniyet dünyası vardır ve tâbi olanları sürekli ikna etmeye çalışır. Bazıları bunu dinle yapmıştır, yapmaktadır; bazıları emeğin yanı sıra rüyalara hükmederek yapmaya devam eder. Bugün hâkim olan kapitalist sistem örneğin, bizi bu yolla ikna etmeyi sürdürür. Der ki “eğer çok çalışırsan, rakiplerini egale ederse ve hatta bazen tesadüfen keşfedilirsen sen de sınıf atlayabilirsin”. Biz de bu rüyaya inanarak “sefil” hayatlarıma razı gelmeye, ertesi gün varsa bir işimize gitmeye devam ederiz.

Peki, bunları söylemenin ne anlamı var?

Aslında pek de sorgulamadığımız ama yavaş yavaş hayatımızı şekillendiren bir zihniyet değişimi eşiğindeyiz ve bu eşikten bizim tamamen ikna olmuş bir şekilde geçmemiz bekleniyor. Bize “ikna oldunuz mu?” diye sorulan yerdeyiz. Nelerin değiştiğinin gözden kaçtığına çok basit bir iki örnek verebilirim. Örneğin artık “yolsuzluk” diye bir kelime kullanılmıyor, en azından bir “suç” olarak yolsuzluktan kimse söz etmez oldu. Ne var? Bir operasyon ve bunların failleri ve bunun karşısında “yetim hakkı, kul hakkının yenmesi” diye bir tanım var.

Dilin gücü ve söylemsel performansı, iktidarın ön koşuludur. Tıpkı “kullarım” diyen padişahınki gibi dil, özneyi yorumlayarak kurar ve özne söylemin retorik bir sonucudur.

Bugünkü hâkim söylem, otoriterleşen bir dil yoluyla egemenliğini dayatıyor. “Haksız zenginleşme” diyemiyoruz artık muhalefet olarak. Muhammed peygamberin mütevazı yaşamını örnek gösterebiliyoruz. Egemenin dili öyle cezbedici hale geldi ki, cevap verenleri içine çeken bir retoriği var.

Laiklik ve demokrasi için mücadele edeceksek, önce özne olmanın koşulu olan dilimizi kazanmalı, kurmalıyız. Tanımlama becerimizi, dile dökme gücümüzü kazanmalıyız. Mücadelenin yolu da konuşmaktır, faşizm üzerine, faşizmin ne yaptığını konuşmaktır. Yaşamamızın yolu sözümüzdür. İşte elimizden almaya çalıştıkları, akademisyenlerden gazetecilerden sanatçılardan, son kertede referandum yoluyla halktan almaya çalıştıkları sözdür, yani yaşamdır.

Bu dil bizim değil, konuşamıyoruz. Artık kimse eskisi gibi Cumhurbaşkanı’nın ya da Başbakan’ın bir TV programında, diğer siyasi temsilcilerle karşı karşıya gelmesini, konuşmasını, “lütfetmesini” beklemiyor. Neden? Cumhurbaşkanı eski Polinezya dinlerindeki şeflere benzemeye başladığı için. Bırakın şefi, şefin ailesine, tasına, tarağına dahi dokunmak yasaktır, tabudur. Çünkü “çarpılırsın”! Şimdi cumhurbaşkanlığına hakaretten binlerce kişiyi tutuklayarak, hatta cumhurbaşkanının resminin olduğu bir gazeteyi yere serenleri gözaltına alarak bizden bekledikleri de, bu durumu “normal” kabul etmektir. Yürütülecek bir “hayır” kampanyası, son güne kadar bu tabu girişimini kırmak üzerine çalışmalıdır. Yoksa şimdi bize anlamsız gelen o kölenin örneğindeki gibi “yok canım, koskoca başkan bir de aynı masaya mı oturacak bunlarla” demenin meşruiyet kazanması an meselesidir.

Çünkü özne potansiyeli yüksek kişi ve kurumlar saldırı altında susturulmaya çalışılırken, istedikleri sistemi meşrulaştıracak kültürün de Furedi’nin tabiriyle “çocuklaştırıldığı” bir eşikten geçiyoruz… Bilirsiniz çocuklar, hoşlarına giden ve kendilerini işin içine dâhil eden şeylere değer verme eğilimi gösterirler. Şimdiki iktidarın stratejisi işte halkı ve kültürü çocuklaştırmaktır: “Milletim işini bilir, millete soralım, soracağız”… Bu, halka özne rolü biçme hali değildir. Nitekim yeni yasal düzenlemede yerel olanın sesini merkeze ileteceği kanalların esamisi okunmaz. Halka söz veriliyormuş gibi göz boyarken aslında yeniden “reaya”ya giden yolu açmaktadırlar. Çünkü bu söylem halkı anonimleştirme ve çocuklaştırma yoluyla elinden yetişkinliğini ve sorumluluğunu almaktır.

Otoriter/faşizan her girişim, bir yetişkinin hissetmesi gereken sorumluluk duygusunu elinden alır ve çocukmuş gibi onun yerine karar alma hakkını kendinde toplar. İşte bize sorulan şey, buna ikna olup olmadığımızdır. Ama tarihte hiçbir toplum, başına getirdiği despotun yaptıklarından ötürü aldığı ya da devrettiği sorumluluktan kurtulamamıştır, en iyi ihtimalle vicdanen.

Gerçek demokratik katılım idealleri, aklıyla hareket eden, haklarını kullanan vatandaşlar öngörür. Sorumluluk duygusu olan, sadece kendini değil, başkalarını ilgilendiren konulara da ilgi gösteren vatandaşlara, öznelere ve onların “sözüne” ihtiyaç duyar. Maalesef bugün tam da bu sözü üreten/üretecek olan akademisyenler, gazeteciler, sanatçılar yoğun bir saldırı altında. Hem de bugüne dek görülmedik biçimde bir “sivil ölüm” tehdidiyle birlikte. Kamu görevinden ihraç edilen bir akademisyenin ülkede çalışmasının önü kapanıyor, pasaportları iptal edildiği için yurtdışında iş olanaklarını değerlendiremiyor… Geçtiğimiz gün doktoralı bir asistan olan Mehmet Fatih Traş hayatına son verdi, yine genç bir hekim kendini hastanenin onuncu katından aşağı attı, daha nice örnekleri görüyoruz öğretmenlerimiz arasından da. Yaşamlarımız, hem fiziki hem sembolik olarak tehdit ediliyor. Roma’daki arenalarda yırtıcı hayvanların karşısına atılan insanlardan bile kurtulan oldu elbet ama halkı tehdit etmek ve oyalamak adına yapılan bu girişim dahi Roma’nın tarihten silinmesini engelleyememiştir. Bu yönetilemezliğin böyle devam edemeyeceği açıktır.

Bizlerse sözümüzü söylemeye devam edeceğiz, sadece mesleğimiz için değil demokrasi, barış ve özgürlük mücadelesi için de.

İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü kimsenin, hiçbir tekilin keyfine bırakılamaz. Bu özgürlüğün gerisinde İngiltere’de not alması yasak olan bir gazetecinin saatler süren konuşmaları kelime kelime ezber eden aklı var, sürgünde ömrünü tüketenler var, Mumcu’nun parçalanmış bedeni var. Hiç kimsenin haddine değildir bunun tasarrufunu tek bir kişiye vermek. Keyfince OHAL ilan edip, sınırsız yetkilerle KHK çıkarabilecek bir başkan modelinin güvencesizliğine bırakılamaz.

İfade özgürlüğü hepimize lazımdır. Barış bildirisini imzaladığımız için bizleri sosyal medyada hedef gösteren, “vatan millet düşmanı” ilan edenlerin karakolda “ifade özgürlüğümü kullandım” demeleri de bunun göstergesidir. İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun olmazsa olmazıdır ki şiddete meyledilmesin, herkes eteğindeki taşları döküp karşılaştırabilsin.

Akademi ve bilim zaten özgür/özerk olmadan hiçbir işe yaramaz. Üniversite ancak dinden, devletten, sermayeden bağımsız olduğu oranda gerçek görevini yürütür. Saraya biat eden üniversiteler ve YÖK gibi kurumlar gericileştikçe bilimsel normlardan da uzaklaşılıyor. Uluslararası verilerden eğitimimizin ne hale getirildiğini takip ediyoruz. Böyle devam edemeyeceğini tahmin etmek zor değil. Bir resim bile onu izleyene karşı koyar der Appleton, çünkü kendine ait bir mantığı vardır ve uyarır, onu bir anda kendileştiremez, yutamazsınız. Üniversiteyi de üniversite yapan bir mantık vardır. Özerkliğinin de ancak topluma temasıyla test edildiğinde anlamlı hale geldiğini gördük. Bugün akademinin içinden çıkan direnişin yaptığı budur. Biat etmeyen, tersine toplumu bir arada tutacak dinamikleri bombalayan girişimlerin karşısında durmaktır. A hükümeti için Onuncu Yıl Marşı söyleyen, B hükümeti için onurlu insanların ekmeğiyle oynayanlara göre üniversite, bilmem kaç dönüm arazilere inşa edilen binalar ve biat ettiklerinin fikirlerini aktardıkları ve müşteri gözüyle baktığı öğrencilerdir. Rektör seçilmek için cübbelerinin olmayan düğmelerini ilikleyen, onurunu ayaklar altına alan, polislere hocalarını tartaklatanların karşısında durmaya devam edeceğiz.

Benim hikâyemde de olduğu gibi, yaptıkları soruşturmalar sonucu hiçbir suç unsuru bulamadıkları, hiçbir örgütle ilişkimizin olmadığını bildikleri ve idari soruşturmaların hukuken önü tıkandığı halde; hukukun ilga edildiği bir dönemi fırsat bilerek bizi ihraç etmiş olabilirler ama “hayır” diyoruz, “gitmiyoruz”.

Sadece soruşturmalarla, ihraçlarla uğraşan bizler değil, belli ki toplumca ruhumuz sıkıldı, paranoidleştik. Komşumuzla sohbet edemiyoruz, telefonda konuşamıyoruz. Gözümüzün önünde yaşamlar hırpalanırken elimizden bir şeyin gelmemesinin rahatsızlığını yaşıyoruz.

Tam da bu ruh halini açık eden bir olay yaşandı geçenlerde. Bir köpek yavrusu bir kuyuya düştü. Binlerce insan kurtulması için dua etti, yüzlercesi yapacağı bir şey olmadığı halde on gün boyunca oraya gitti, sosyal medyada binlerce yorum yapıldı. Milletçe o yavru kurtulsun diye bekledik, bir yaşam için. İşte hayatın sadeliği üzerine yükselttiğimiz bütün simgesel dünyalar, ideolojileri bir kenara koyup “yaşamdan yana” tavır alırsak güçlü olabilir, o kuyudan çıkabiliriz.

Yaşamın karşıtı, bildiğimiz anlamda ölüm değildir sadece. Keyfince elimizi kolumuzu bağlayacak birine “evet” demektir bazen. İşte yine yaşamın düşmanlarına “dur” demeye geliyor söz. Dilimize, kendimizi ifade etme biçimlerimize ket vuranlara “hayır” demeye çağırıyor yaşam bizi.  Hem de eşikte olmanın en önemli avantajıyla: “kestirilemezliği” ile…

Son kertede bir kadın olarak belirtmeliyim ki sonu başkanlığa varan bu zihniyet niyetini en çok kadınlara yönelik uygulamalarında faş etti. Kadına yönelik şiddetin yüzde bin dört yüz artmasından, OHAL bahanesiyle kadın derneklerini kapatmalarından, artan tecavüz, taciz vakalarından, çocuklarımıza onları emanet ettikleri kurumlar kadar değer vermemelerinden biliyoruz bu zihniyeti. Hamileyken sokakta gezmemize, gülüşümüze kahkahamıza, iş yaşamının idari kadrolarında, mecliste görünür olmamıza tahammülü olmayan bu zihniyete “hayır” demek için ne çok nedenimiz varmış… (HD/HK)

Bazı Kaynaklar

Ahmet Soysal, İlke Olarak Yaşam Üzerine Notlar ya da Mini-Etika

Fırat Aydınkaya, Yeni Faşizmin Kökenleri: Ebedi Dönüş

Frank Furedi, Nereye Gitti Bu Entelektüeller

* Manşet: Karga Kafası – Kemal Gürses

Hülya Doğan

Bartın Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Anabilim Dalı Bölüm Başkanı’yken Barış Bildirisi’ne imza attığı gerekçesiyle hakkında dava açıldı ve 14 Ocak 2016’da görevinden alındı; 5 Mart’ta ise üniversite ile ilişiği kesildi.

bia
Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here