Anasayfa Röportaj Yrd.Doç. Mehmet Kurt : Radikal İslam Nasıl Örgütlendi? Hizbullah ve IŞİD’in Toplumsal...

Yrd.Doç. Mehmet Kurt : Radikal İslam Nasıl Örgütlendi? Hizbullah ve IŞİD’in Toplumsal Dinamikleri

Paylaş

mehmet kurtBingöl Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Mehmet Kurt, Dicle Üniversitesi’nde İlahiyat eğitimi aldıktan sonra Selçuk Üniversitesi’nde Din Sosyolojisi yüksek lisansını tamamladı. Aynı üniversitede Hizbullah üzerine doktora tezini tamamlayan Kurt, 2011-2013 yılları arasında Yale Üniversitesi’nde Antropoloji bölümünde araştırmacı olarak çalıştı.

Türkiye’de Hizbullah üzerine görüşmelere dayalı yapılan ilk araştırma olan doktora tezi kitap olarak yakın zamanda “Türkiye’de Hizbullah” adıyla İletişim Yayınları’ndan çıktı. Queen Mary University of London çatısı altında yaptığı “Doğu ve Güneydoğu’da İslami Sivil Toplumun Dönüşümü” başlıklı çalışmayı yürütmektedir. Kendisiyle Bingöl’de bir araya gelerek röportajı gerçekleştirdik.

Tarihsel olarak Vahabilik ve Selefilik Türkiye’de kökeni olan hareketler değil. Türkiye’de daha seküler ve ılımlı İslam yaklaşımı var. Ancak 1980’lerden sonra baktığımızda Hizbullah gibi radikal İslamcı bir örgüt ortaya çıkıyor ve şimdi de IŞİD var. Bu değişimi nasıl yorumluyorsunuz?

Türkiye dindarlığı politik argümanlara malzeme olmadan önce bir halk dindarlığıydı. Türkiye’de İslamcılığın kökeni ise çok partili döneme geçişle birlikte Menderes’le başlar. Bu dindarlık, bir süre sonra kırdan kente göç etmiş kitlelerin muhalefet biçimleri ya da kendi kimliklerini koruma biçimine dönüştü. İcat edilmiş bir muhafazakârlık, dindarlık yavaş yavaş şehirlerde gelişti. Tabii 1960’lar, 70’ler Mısır kökenli İslamcılığın da zirve noktasına ulaştığı bir dönemdi ve dünya artık İslamcılık adına mobilizasyonun daha geniş olduğu bir döneme girmişti. Bu süreçte öncelikle Arapça bilen kişiler, Seyit Kutup, Hasan El Benna gibi yazarların kitaplarını okudu. Daha sonra bu yazarların kitapları Türkçe’ye çevrildi ve kitaplar Türkiye’de politik arenada yavaş yavaş genişleyen İslamcı akımların referans kaynaklarına dönüştü. Çok geniş bir tarihsel çerçeve sunmadan belli noktalara değinmek gerekirse, Şubat 1979’daki İran-İslam devrimi Türkiye’de İslamcılık akımının oluşmasında önemli bir etken oldu. Çünkü esasında İslamcılığın ilk nüveleri neredeyse 19. yy.’dan itibaren var olan ve çoğunlukla sömürgeciliğe karşı tepki olarak ortaya çıkan bir şeydi. İslamcılık bir muhalefet biçimi olarak Pakistan’da vardı, Ebu El Mevdudi üzerinden; Mısır’da vardı, Hasan El Benna, Seyit Kutup’lar üzerinden. İran’da ise durum biraz daha farklı. İran’da Şah, 1951’de demokratik bir azletmeyle Güney Afrika’ya gönderiliyor. Muhammed Musaddık diye bir başbakan var. Esasında Pehlevilerin kendi arkasına aldığı burjuva sınıfının bir üyesi. İran’da tarihsel olarak İpek Yolu güzergâhında zenginleşmiş İsfahanlı, Tahranlı kişiler bunlar. Neredeyse bin yıllık bir geçmişleri var. Ahmedinejad bile 2009’da İran’ı sömüren 3000 ailenin etkisini kıracağım diye halktan destek aldı. Pehleviler dönemine dönecek olursak; genelde teknokratlarla yönetilen bir ülkeydi İran ama, Küçük Şah Muhammed Rıza Pehlevi, bahsettiğim tüccar kitlenin bir ferdi olan ve hukuk doktoralı Muhammed Musaddık tarafından Güney Afrika’ya sürgüne gönderiliyor ve ülke, kısa süreli demokratik bir döneme geçiyor. Fakat bu durum çok uzun sürmüyor. 2-3 yıl sonra İngiliz ve Amerikan istihbaratlarının destekleriyle tekrar Muhammed Musaddık devriliyor ve Şah tekrar getiriliyor. O dönemin biraz da Soğuk Savaş gerçekliğiyle Amerika, İngiltere başta olmak üzere sol akımları biçiyorlar, yok ediyorlar. Türkiye’de 80’den sonra gerçekleşen şey, orada 1950’lerin başından itibaren gerçekleşiyor ve Mollalara destek veriyorlar. Biraz daha siyasete bulaşmayan mollalar, Ayetullahlar besleniyor, bir dini sınıf besleniyor. Türkiye’de ise durum biraz farklı. Türkiye’de bu dini sınıf, Diyanet benzeri bir kurumun altında kurumsallaştığı için dini kesimin muhalefet karşıtlığı hep ılımlı ve evrilebilir bir muhalefet oluyor.

O zaman İran’da bu başarılı olmuştu ancak Türkiye’de başarılı olmadı diyebiliriz.

Evet. İran’da ‘79 Devrimi’ne giden süreçte sol kitle çok az kalmış durumda ve mollaların desteğiyle İslam devrimi gerçekleşiyor. Hatta ilk fotoğraflara bakarsanız mini etekli kadınlar oy kullanıyor, sandık başında cübbeli mollalar vardır, farklı bir görüntü var. Tabii bu ciddi bir etki uyandırıyor. İslam Devrimi bir muhalefet biçimi olarak gelişen İslamcı akımlar içerisinde dünyada pek çok yerde etkili oluyor. İslam Devrimi gerçekleşiyor çünkü. Benim yaptığım görüşmelerde de pek çok kişi, “Buna duyarsız kalamazdık,” demişti. Esasında İran da pek çok İslamcı grupla ilişkileniyor. Mesela İhvan, Müslüman kardeşler bunu Erbakan nedeniyle çok yapmıyor, yani Türkiye’ye çok girmiyor. Kardeş parti orada devam ediyor, yapmayalım gibi ta AKP dönemine kadar bu böyle devam ediyor. Mursiyle birlikte AKP her kuruma bir danışman gönderdi SETA’dan vs. Tabii bu danışmanların birçoğu yeterince donanımlı değildi. Gittikleri yerlerde kolonyal bir yaklaşım izlediler. Mısır’a da etkileri kötü oldu bu yüzden. Böyle bir genel çerçeve çizilebilir.

Refah Partisi de çizdiğiniz genel çerçevede İran’dan güç alarak çıkmış değil miydi? AKP döneminde niye değişti bu? İran’daki durumun değişmesi mi etkiliyor?

Refah’ın İran’la çok ciddi bir bağı yoktu yani Refah Partisi’ne destek veren kitleler arasında İrancı kişiler vardı. Malatya’da vs. bazı gruplar vardı. Tabanda geçişkenlik hep oldu, sempati daha fazla ama Türk İslamcılığı biraz nobrandır; o hilafetten saltanattan gelen bir şey vardır. Biz bu işi biliriz havası vardır ama Türkiye’de İslamın politikleşmesi, İslamcılığın ortaya çıkması biraz daha tarikatlar üzerinden çıkmaya başladı. Bir tür modern diskurla ortaya çıkan İhvan gibi, İran İslam Devrimi’nin mollaları gibi kişilerden çok İskender Paşa cemaatiyle çıkıyor mesela Türkiye’de İslamcı politik akımlar. Zahit Kotku diye bir kişi var mesela, Şeyh Gümüşhanevi’nin halifesi. Zahit Kotku’nun iki öğrencisi var. Bir kişi onun damadı Esad Çoşan. Ankara İlahiyatta tasavvuf edebiyatı profesörüydü. 2001’de Avusturalya’da trafik kazasında öldü. İkincisi de Necmettin Erbakan ve birine diyor ki; “Sen tarikat işlerini götür,” ve diğerine de diyor ki; “Müslümanların parti işlerine ihtiyaç var.” Erbakan’ın o dönemde Demirel’le falan sıkıntıları var. Demirel, Erbakan’ın önünü kesiyor politikada falan.

80’lerde Hizbullah ortaya çıkıyor.

Hizbullah 1979’da ortaya çıkıyor. 70’ler boyunca Türkiye’de İslamcılık Milli Türk Talebe Birliği gibi Milli Görüş ve bağlantılı kuruluşlarla örgütleniyor. Hizbullah ya da Hizbullah’ın liderlerinden en çok bilinen Hüseyin Velioğlu bu kitle içerisinde yetişmiş biri. Ankara Siyasal Maliye bölümünde okuyor. Fakat bir aşamada Türk-İslamcılardan bir şey çıkmaz diyor. Bunu söylediği kişilerle görüştüm, ilginçtir esasında Kürdi bir kaygı var. Etnik bir mesela var orada. Türklerle anlaşamıyor ama ümmetçilik öyle bir yabancılaştırmış ki Velioğlu’nu bir yandan ümmetçi bir söylem, Kürtlüğüne yabancı; ama bir yandan da “Türk İslamcılarla bir şeyler yapamayız, Kürtlerin merkezde olduğu bir oluşum olmalı,” diyor. Velioğlu yaşasaydı bu süreçlerde nasıl bir konumda olurdu çok merak ediyorum.

3

Kürt ve İslamcı iki kimlik arasında bir sorun var yani?

Evet. Hizbullah’ın ilk çıkışında Kürtlüğe karşı ciddi bir reddediş var ama Velioğlu’nun hayatı hep Kürtçe, Hizbullah içinde sürekli Kürtçe konuşuluyor, kasetler Kürtçe. PKK içinde birinci dil Türkçe iken onlarda Kürtçe örneğin. Hizbullah’ı 5 kişi kuruyor ve esasında model olarak İran İslam Devrimi’ne benzer. Orada da Humeyni ve Ali Şeriati öncülüğünde iki kitle var. Bir aydın-okumuş kitle, bir de mollalar-gelenekselci kitle var. Hizbullah’da da Seydalar var, geleneksel Kürt medreselerinden yetişen, mühendis var ve Mülkiyeli Velioğlu var. İlk birkaç yılda bu kişiler ayrılıyor ama sonra tek adam kalıyor çünkü Velioğlu bunları eliyor. Kuruluşunda İran’la ilişkileri var, destek alıyorlar mahiyetini çok bilmiyorum ama eğitim, para gibi destek veriyorlar. Fakat İran’ın destek verdiği tek kitle bunlar değil, Türkiye’de farklı gruplara da destek veriyor. İran’ın politikası biraz aslında AKP’nin bu Mursi sonrasında, Arap Baharı sonrasında Mısır’a, Tunus’a yaklaşımına benziyor. Naifçe bakıyor “Biz de İslamcıyız bunlar da İslamcı anlaşırız.” Niyeti ülkelerde destek verdiği İslamcı grupları birleştirmek ve ana bir grup oluşturmak, fakat iç dinamikler, etnik dengeler, Şiilik-Sünnilik gibi pek çok meseleyi ıskalıyor. Hizbullah da Sünni olmakta ısrar ettiği için favori grup olmaktan çıkıyor. Destekler yine 8-10 yıl civarında sürüyor 90’lar ve biraz öncesine kadar. Tabii bu dönemde esasında bölgede yani 70’lerin ortasından sonrasından itibaren ‘90’lara kadar bir sürü Kürt-İslamcı grup var. Tıpkı soldaki fraksiyonlar gibi İslamcı fraksiyonlar var. Muhtemelen Türkler arasında da var ama ben onları ayrıntılı bilmiyorum. Hizbullah bu grupların çoğunu yok ediyor. Ya bize katılırsınız, ya da yok olursunuz gibi, Öcalan’ı hatırlatıyor biraz metot olarak. PKK-KUK ilişkisi nasılsa mesela Hizbullah’la Menzil ilişkisi de benzer o zaman. Başta iç içeler ama ayrı liderleri var. Bir süre sonra ajanlıkla suçlamalar ve öldürmeler oluyor ve benzeri şekilde gelişiyor. Böylece Hizbullah’ın tarihsel serüvenine girmiş oldum.

Esasında merak ettiğimiz, Hizbullah gibi bir örgüt nasıl ortaya çıkıyor Türkiye’de?

Hizbullah Türkiye’deki ilk Selefi örgüt, Türkiye’de Selefi bir taban yok esasında çok daha katı bir ideoloji var Selefilikte. Biraz önce bahsettiğiniz Hizbullah’ın bu küçük grupları içine alıp eritmesi ve kullandığı şiddet yöntemleri düşünüldüğünde böyle bir hareket nasıl karşılık buluyor? Biraz tarihsel bağlamını kurdunuz aslında ama bir Selefi örgütü olarak nasıl olarak çıkıyor? Günümüzle bağlantı kurarak IŞİD’in ortaya çıkması ve Türkiye’de karşılık bulmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Esasında ben rahatlıkla Hizbullah’a Selefi örgüt demiyorum. Esasında Selefilerin pek çok söylemini sahiplenmiyorlar. Hizbullah ‘90’larda çatışmalar döneminde “tekfirci”ydi ama bu tekfircilik fonksiyonel bir tekfircilik miydi yoksa daha çok onların inanç dünyalarını belirleyen bir tekfircilik mi onu tartışmak gerek. O dönemde mücadele ettikleri grupları tekfir etmek, onlara kâfir etmek, dinden çıktı demek argümanlarını güçlendiren bir unsurdu. Ama bunu şu anda sahiplenmiyorlar. İlk kuruluşlarında da böyle bir tekfirci yapı yoktu. Ama bence Selefilikle İslamcılık arasında çok fazla üzerinde durulmayan bir bağ var.

Ne gibi?

Yani böyle İslamcılık başka Selefilik çok başka ve hiç yakınlaştıkları noktalar yokmuş gibi düşünüyoruz ama esasında  İslamcılık ve Selefilik arasında, biraz da karikatürize ederek söylemek gerekirse, Selefilik İslamcılığın bir tık yukarısıdır. Çünkü doğrusunu isterseniz epey argüman paylaşılıyor.

Böyle bakınca çok da şaşırtıcı değil o zaman Hizbullah’ın diğer gruplarla birlikte ortaya çıkmış olması. Peki IŞİD konusunda, Selefilikle ilişkilendirildiğinde bir fark var mı?

Hizbullah, İslamcılık iddialarıyla ortaya çıkıp şiddeti bir araç olarak kullanan ilk grup. Bu açıdan farklı diğer İslamcılardan. Yani söylemde milli görüşçülerden fazla farkı yok şiddet dışında. Bu durumu da Kürt meselesinin bir tezahürü olarak okuyabiliriz belki.

Söylediğiniz gibi dernek ve vakıflar aracılığıyla IŞİD’in de Hizbullah gibi bu argümanlarla örgütlendiğini duyuyoruz, biliyoruz. Burada Hizbullah ile benzer yöntemler mi var?

Hizbullah IŞİD ile aynı değil. Biraz da kamuoyunda bilgi eksikliğinden kaynaklanan nedenlerle öyle zannediliyor. Her sakallıyı dede sanıyor millet.

Sonuçta bir geçişkenlik var değil mi tabanda?

Tabii. Şimdi Türkiye’de IŞİD lideri olduğu söylenen isim eski Hizbullah liderinin oğlu Ebu Hanzala. Yani Halis Bayancuk. Bingöllü. Geçen günlerde tutuklandı. Daha önce de sinagogun bombalanması ile ilgili olayda hapis yattı yani zaman zaman gözaltına alınıyor.

Kamuoyunun bilmediği dalgalar-gözaltılar var esasında. Mesela birkaç ay önce IŞİD’e yönelik gözaltılar oldu ama ne oldu onlara bilmiyoruz.

Sadece sosyal medyadan takip edebildiğim kadarıyla Ebu Abdullah, Ebu Yusuf tutuklandı gibi şeyler döndü. Sonra aniden kesildi bu tutuklamalar. Ama bu son operasyonlar biraz daha geniş gibi görünüyor.

Ebu Hanzala Mısır’da eğitim almış bir adam, orada Selefi yapılarla tanışıyor ve klasik Selefi çizgiye orada kayıyor, Hizbullah’dan da ayrılıyor. Özellikle de Hizbullah’ın legal faaliyetlere geçtiği dönemlerde. Çünkü Türkiye siyasetinde partileşmeyi tekfir sayıyorlar. Nitekim Bingöl’de 7 Haziran seçimi öncesi broşür dağıttılar, oy kullanmak haramdır gibisinden ve o broşürlerde Hüda-Par’ın da parti amblemi var. Yani haliyle aralarında bir gerilim var. Mesela yaptığım görüşmelerde bir kişinin aktarımını paylaşayım, bu kişi bir IŞİD’çiyle bir diyalog yaşıyor ve IŞİD’çiye diyor ki, “Siz Hizbullah’a bu kadar bulaşıyorsunuz, Hizbullah kulağınızı çeker. IŞİD’çinin verdiği cevap, “Kafamızı bozmasınlar, Hizbullah’ın organize ettiği kutlu doğum haftasına bomba koyarız.”

Kamuoyuna da biraz yansıdı, İslamcı gruplar tarafından Diyarbakır’da 2012’de bir toplantı yapılıyor. Orada, Hizbullah Suriye’deki savaşa destek vermeyeceğini çünkü Müslüman’ın Müslüman’a karşı savaşmayacağını söylüyor. O dönemde IŞİD denilen ekip artık ayrı bir grup olarak belirginleşmeye başladı ve radikal katılımlar oldu IŞİD’e ama bunların bir kısmı Hizbullah’tan ayrıldı, Ebu Hanzala öncülüğünde diyeyim hatta.

Büyük bir kısım mı bu Hizbullah’tan katılımlar?

Yok aslında değil yani belki 100 kişiyi dahi geçmez ayrılanlar.  Şu anda takip ettiğim kadarıyla şöyle bir denklem var: Şiddet ortamı arttıkça benzer argümanlara sahip gruplar birbirlerine yakınlaşıyor. Yani diyelim ki mesela, Türkiye’de devrimci sol gruplarla PKK’nin aynı söylemde buluşması vs. gibi.  Bu şiddet ortamı Hizbullah ve başka radikal grupları da yakınlaştırıyor. Yönetim düzeyinde değil ama alt gruplar için bu yakınlaşma var. Mesela Twitter’da şöyle bir kampanya başlatılmıştı, “Ebu Hanzala yalnız değildir,” gibisinden bir şeydi. Bunu Hüda-Parcılar da sahiplendi. Sonra baktım ki Ebu Hanzala da Kobanê olayları esnasında Hizbullah’tan birkaç kişinin öldürülmesine tepki göstermiş Twitter’dan ama bu organik bir bağın işareti değil. Sadece şiddet ortamları arttıkça gruplar birbirine yakınlaşıyor ve bu dönemlerde geçişkenlikler de artıyor bir aşamaya kadar. Bu geçişkenliğin bittiği noktalar da oluyor ama ona girmeyelim şimdi.

Röportaj: Serhat Kıtay

Yayına Hazırlayan: Deniz Lodos

kaynak:

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here