Anasayfa Kültür-Sanat Zeynel Özgün yazdı: Bir Tertele öyküsü “Qe Xu Vira Néken”(*)

Zeynel Özgün yazdı: Bir Tertele öyküsü “Qe Xu Vira Néken”(*)

Paylaş

Otomobil ufka doğru uzayıp giden yolda hızla ilerlerken, içindekiler zamanın gerçekliğinden kopmuş bir sonsuzluk içinde kaybolmuş gibiydiler. Çevrede Temmuzun sararmış bitkilerinin görüntüleri camdan kayıp gidiyordu. Otomobildekiler uzakta görülen bulutlu ufuk çizgisine doğru hızla ilerlerken bir süre sonra, hareket eden kendileri değilmiş de altlarından kayıp giden yolmuş gibi geliyordu onlara. Sanki yeryüzünün bilmedikleri bir yerinde büyük bir felaket yaşanmış, onlar da felaketten kaçıp içine sığındıkları bu otomobilde oldukları yerde duruyor ve baştan aşağı sarıya bürünmüş bir bozkır, güneşin yavaş yavaş alçaldığı bir zaman diliminde bulundukları yerden geriye doğru hızla akıyor, onları kaçtıkları o yerden böylece uzaklaştırıyordu. Güneş ufuk çizgisine yaklaşmış, gölgeler uzamış, gökyüzüne serpiştirilmiş tüller gibi uzanan bulutlar güneşin yansıyan ışıklarıyla yarı yarıya kızıl bir renge bürünmüş ve olağanüstü şekiller oluşturmuştu. Karşı yönden gelen ve uzun aralıklarla karşılaştıkları birkaç araç olmasa bu kocaman coğrafyada soluk alan tek canlılar onlarmış gibi düşünebilirdi insan. Kentten uzaklaşalı çok olmuştu. Otomobilin radyosundaki kanallardan ya kesintisiz bir parazit sesi yükseliyor ya da arada bir belirip sonra kesilen bir müzik sesi duyuluyordu. Ne dendiği anlaşılamayan yerel istasyonlardan radyo dinlemek pek mümkün değildi. Böyle zamanlarda işe yarasın diye önceden hazırladığı diski yerleştirmişti otomobilin müzik çalarına. Yan koltukta uyuyan annesini uyandırmasın diye sesini kıstı. Çalan müzikten otomobilin içine dinlendirici bir ses ve  şarkıdaki sese eşlik eden birkaç enstrümandan yayılan bir yumuşaklık yayılıyordu. Saatler boyunca devam eden müzik çalarken ortamda, yan koltukta uyuyan yaşlı kadının arada bir yükselen horultusu ve otomobilin motorundan çıkan gürültü dışında hiçbir ses duyulmuyordu. Kulağının giderek daha çok alıştığı bu sesler arasında önünde uzanan yolun kıvrımlarına dalıp gidiyordu gözleri. Her şey yolunda giderse akşam hava kararmak üzereyken varmış olacaklardı. Hareketli ve yorucu geçecek birkaç günün kendilerini beklediğini biliyordu.

Felaketten kaçma fikrine takılmıştı aklı,

“Aslında” diye geçirdi içinden

“Yaşanan bir felaket vardı zaten, olmuştu. Hep de oluyordu. Ya yeryüzünün bir yerinde ya da zamanın bir bölümünde…”

Yorucu geçecek bu birkaç gün, belki de acılı felaketlerden biriyle bugünün zamanı arasında bir köprüye dönüşecekti. Üzerinden her geçildiğinde insanın içini sızlatarak acıtan, yürek burkan anılar taşıyan ve üzerinden dünyaya kederle bakılan bir köprü.

Bu yaşlı topraklarda hiçbir şey köksüz değildi. Ağaçların, her türlü otun, çiçeğin, hatta dağların, taşların, kayaların olduğu gibi insanların da, acıların da kökleri vardı. Bu birkaç gün içinde o köklerden birine dokunacaklardı. Sonra devralınan mirasla hafızaların en kuytu yerlerinde saklanmış ve hep birbirine benzeyen acıların biriktiği geçmişle bugün arasında bir köprü oluşacaktı. Bu köprü dünyanın geri kalanı için önemsiz de olsa en azından şimdi seksenlerini aşmak üzere olan bu yaşlı kadın ve onun mirasını devredeceği kendi kuşağı için önemliydi.

“Bir gün ben de çocuklarımla böyle bir yolculuk yaparım belki. Bir köprü de öyle kurarız” diye düşündü. O köprünün üzerinde bir mirasın devir töreni yapılacaktı. Şimdiye ve sonraki kuşaklara yapılacak bir devir… Yan koltukta uyuyan yaşlı annesinin hafifçe aralanan gözlerindeki bakışlarla karşılaştığı ana kadar sesli düşündüğünü fark etmemişti.

“Daha çok yolumuz var mı?” diye soran yaşlı kadına gülümseyerek baktı ve sonra gözlerini yine uzanıp giden kıvrımlı yola çevirdi.

“Var biraz” dedi, kendi kendine konuşur gibi.

Sabah erken saatte uyandıklarında o kadar uzun yoldan dün akşam saatlerinde gelmiş olmanın bütün yorgunluğu uçup gitmişti. Seksenli yaşlarını yaşayan bu kadının evin içinde bütün canlılığıyla oradan oraya koşturması, biraz sonra başlayacak köye yolculuk için yapılan hazırlıkların her bir detayıyla ilgili o tanıdık telaşı görülmeye değerdi doğrusu. Sabahın bu saatinde evin içini, pişen tereyağlı ekmek kokusu sarmıştı. Eskiden beri yapılagelen bir ritüeldi şimdi tekrarladıkları. Zazaca ‘nyaz’ dedikleri, tereyağıyla yoğurup hazırladıkları, ateşle örtülü bir sacın altına koyarak pişirdikleri yağlı ekmeği, özel anlam yükledikleri her ziyaret için hazırlıyorlardı ve lokma olarak dağıtıyorlardı.  Lokmayı şimdi köye yapacakları ziyaret için evdeki fırında hazırlamışlardı. Eve yayılan koku ondandı. Bütün bunlar olup biterken yolun nerdeyse büyük bir kısmını uyuyarak geçiren o yaşlı ve bitkin kadın gitmiş, onun yerine sabahın ilk ışıklarıyla ayağa fırlayan ve mavi gözlerindeki ışık canlanmış olan başka biri gelmişti. İnsan, hayatını mayalayan suya, havaya, toprağa, ağaca bir kavuşmaya görsün, yıllar ve zaman geriye sarıyordu o anda. Yapacakları da tam böyle bir şeydi aslında. Zamanın içinde kaldıkça sararmış olan bir sayfaya yazılı acı ve eski bir hikâye bekliyordu onları. Bu toprağın acılarının köklerinden biriydi o. Bu hikâyeye dokunup, acı veren anıların üzerine çökmüş zamanın tozunu dağıtacaklardı birlikte.

Dersim’de temmuz çok sıcaktı.  Yetmiş yıl önceki gibi sıcaktı. Birkaç ay önce toprağın her bir santiminden çıldırırcasına fışkıran bin bir çeşit ot, çiçek, diken şimdi, sıcakta sararmış ve ölgün bir örtüye dönüşmüştü.  Dağ sırtları bile temmuzda çok sıcak olurdu. Yetmiş yıl önce olduğu gibi sıcaktı…

Meşe ağaçları büyümüştü. Yıllar önce terkedildiği için birer taş yığınına dönmüş evlerin yıkıntılarında meşelerin o bitmek bitmez nöbeti inatla sürüyordu. Bu köyün en eski ve hiç değişmeyen sahipleriydi onlar.

Köye doğru uzayan yolda son yamaca tırmanıyorlardı. Toprak yolda sarsılarak ilerleyen arabanın çıkardığı toz bulutu önce yükseliyor, sonra yokuşu tırmanırken zaman zaman yavaşlayan arabanın üstüne serpiliyordu. İleride görünen dereyi geçip sola kıvrılan yola döndüklerinde terkedilmiş köye ulaşmış olacaklardı. Tam yamacı bitirmek üzereydiler ki annesi,

“Burda dur biraz” dedi.

Durdular. Yolun kenarında görünen mezarlar da köyün terkedilmiş evleri gibi derin bir yalnızlık içindeydi. Mezar taşları gelip geçen herkese yabancı ve kuşkulu gözlerle bakıyordu sanki. Sol taraftaki yamacın bittiği yerde şimdi suyu kurumuş cılız bir derenin izi, karşı sırtta da terkedilmiş evlerin yıkıntılarından oluşan köy vardı. Sağ tarafta arka arkaya sıralanmış sırtlar ve onların bitiminde masmavi göğün altında sert bir görüntüyle yükselen kayalıklarıyla, göğü ayakta tutarcasına dimdik duran bir dağ görünüyordu. Kutsal saydıkları bu zirveleri her gördüklerinde mitolojik bir duayı mırıldanır gibi hafifçe kıvırdıkları işaret parmaklarını önce dudaklarına, sonra da alınlarına götürerek bu kutsal doğayı selamlıyor, niyaz ediyorlardı. Yıllar boyunca bütün kötülüklere ve zulümlere karşı hep bu dağlara sığınmışlardı. Bu dağların, pınarların, ağaçların onları koruyacağına inanıyorlardı.

Durdukları yerde arabadan indiler. Yaşlı kadın bir şey arıyormuş gibi çevresine bakındı. Aklından geçenleri sıraya koymakta zorlanıyor gibiydi. Önce birkaç sözcük çıktı ağzından,

“Galiba burasıydı …. Belki biraz daha köye yakın bir yer…Genç bir kadın vardı…” dedi. Sesi sertleşmişti.  Aynı şekilde devam etti,

“Bir haftalığına köye teslim edilen gruptan biriydi. İşte tam burada ona sarkıntılık eden bir askeri iyi hırpalamıştı. Bir yandan bağırıyor, bir yandan da eline geçirdiği uzun bir yayık sopasıyla askeri dövmek için üzerine yürüyordu. Etraftaki birkaç kişi zor tuttular genç kadını. Askerin elinden tüfeğini alacaktı nerdeyse. Alabilse mutlaka vururdu o soysuzu. Hak etmişti rezil herif”

Anlatırken sesindeki öfke hareketlerine yansıyordu. Bu, çocukluğunda tanık olduğu ve hep anlattığı bir olaydı. Köydeki yıkıntıların arasına vardıklarında da anlatmaya devam ediyordu,

“Çocuktum, sekiz on yaşlarında vardım ya da yoktum” dedi,

“Temmuz ayıydı.  Sıcaktı. Biz o zamanlar bu ziyaretler ve dağlar arasında yaşıyorduk. Yaşlılar Terteleyi biliyordu. Ermeni tertelesini, yaşayanlar o günleri anlatıyordu bize. Başımıza bunların geleceğini nerden bilirdik ki? Bunlar olduğunda, asker buralara geldiğinde toprak kuruydu sertti, gökyüzü çok uzaktı. Kimsenin kimseyi duymadığı zamanlardı”

Kadın konuştukça sesi sertleşiyor ve sanki bir çeliğe su verir gibi çıkıyordu ağzından sözcükler. Konuşması sırasında köyün etrafındaki tepeleri gösterdikçe, ellerini kollarını kullandıkça vücudu önce geriliyor, seksen yıllık ömrünün yorgunluğu bastırdığında arada nefes alıyor ve sonra gevşiyordu. Zamandan ve mekândan kopmuştu. Yıllar öncesine gitmişti. Her bir günü alnındaki kırışıklıklara işlemiş olan o kanlı sıcak mevsime, 1937 yılının Temmuz’una geri dönmüştü.

Kimsenin yolunu izini bilmediği bu dağ köylüleri etrafta o güne kadar hiç düşünemeyecekleri kadar çok asker görmüş, hiç duymadıkları kadar bomba ve mitralyöz sesi duymuştu. O günlerde askeri birliklerin geçtiği yerlerde bıraktığı izler korkunç bir sırrın yayılışı gibi köyden köye ulaşıyor, ürperten bir uğultu gibi Dersim’in dağları arasında dolanıyordu. Köylerinden gruplar halinde alınan insanlar bilinmezliğin yolculuğuna çıkarılmış ve onlardan bir daha haber alınamamıştı. Asker köylere girmeden önce insanlar evlerinden kaçmış, yine her zamanki gibi en eski dostlarının bağrına, dağlara sığınmışlardı. O yıllara ait birçok hikâye ailelerin yaşlıları tarafından anlatılıyor, bu acı kuşaktan kuşağa bırakılan gizli ve ölümcül bir miras gibi hafızalara işleniyordu. İnsanı ürperten bu hikâyelerin tanıkları o yılları anlatırken seslerine korku ve keder doluyordu.

Yaşlı kadın da aynı korku ve kederle anlatmaya devam etti,

“Köyde herkes haberi almış, köyün ortasındaki harman yerinin olduğu boşlukta toplanmıştı. Asker, Haydaran aşiretinden bir grubu getiriyordu. Otuz, otuzbeş kişiydi getirilenler. Aralarında hiç yetişkin erkek yoktu. Çocuk ve kadınlar vardı bir tek. Askeri birliğin en önünde süvariler ve atları yürüyordu. Onların arkasından sırtında çantaları ve omuzlarında tüfekleriyle yaya askerler geliyordu. Askeri birliğin ortasındaki üstü başı dağılmış kadınlar ve çocuklar korkuyla etrafa bakıyorlardı. Çoğunun giysileri parçalanmış çocukların saçları toz toprak içinde kalmıştı.” dedi ve sözüne devam edemedi.

Gözleri doldu yaşlı kadının. Ellerini göğsünün üstüne götürdü, kollarını göğsünün üzerinde birbirine geçirerek birbirine kenetledi, bir şeyler daha söylemek istedi, fakat ağzından hiçbir söz çıkmadı, onun yerine göğsünde biriktikten sonra kopup gelen boğuk bir hıçkırıktan başka bir şey duyulmadı.

Bir zamanlar onca insanın hayatına yuva olmuş fakat şimdi bir taş yığını ve harabeden başka bir şeye benzemeyen yerlerden birine gitti. Rüzgârdan korunabilecek bir yer buldu, oradaki bir taşın üzerine yanında getirdiği yağlı bezlerden yaptığı çıraları yan yana koydu, cebinden bir kibrit çıkarıp çaktı ve çıraları tutuşturdu Bir yandan çıranın iyice tutuşması için onları yaktığı köşeyi eliyle rüzgârdan korurken diğer yandan konuşmaya devam etti,

“Yanan çıra bir ocağın tüttüğüne işarettir. Bu ocak kutsaldır bizim için. Yıllardır ışığı yanmasa da yanan bu çıralar burada bir zamanlar süren hayatın devamı gibidir. Sen de her geldiğinde sakın ihmal etme, sönmesin bu topraklardaki çıramızın ışığı. Bir mum da olsa ihmal etme sakın, yak” dedi.

Annesi ekmeğin bir kısmını parçalayıp yanan çıranın yanına bırakırken adam artık kimsenin olmadığı bu terk edilmiş yıkıntılar arasına bıraktıkları ekmeğe bakıyordu. Yaşlı kadın kendi kendine konuşur gibi devam etti. Adamın aklından geçenleri anlamıştı sanki.

“Elbet sahibi gelir bulur bunu. Kurdun, kuşun böceğin, yani her türlü canlının hakkı var bu ekmekte. Elimizde olan ne varsa onda gözü kalmasın hiçbir canlının. Bir kısmını buraya bırakalım. Sahibi gelir bulur bunu” diye mırıldandı.

Adam dağdan yüzüne doğru esen rüzgâra döndü. Gözleri uzaklara dalmıştı. Bu sarı ve sıcak temmuzda boşluğa uzanan bakışlarını oradan oraya kaçırıyor, sanki çok eskilerde buralarda yaşamış adını bilmediği o yüzlerin sahiplerini arıyordu.

“Haydaran köylerinden getirilenlere ne oldu peki?” diye hatırlattı annesine.

Her dokunulduğunda yeniden kanayan ve üzerinden yüz yıllar geçse de bir türlü kabuk bağlamayan sızılı bir yarayı deşen bıçak ağzı gibi keskindi bu hikâye. Acıtıyordu.

Kadın, oturduğu yerden şöyle bir etrafına bakındı. Yıkıntıların arasından geçti bakışları ve gökyüzünü ayakta tutan dağın zirvesine gelince orada sabitlendi, hatırladıklarını anlatmaya devam etti.

Tam yetmiş yıl önce Dersim’in her yanında kan ve acı iklimi hüküm sürerken Haydaran dağlarındaki köylerden toplanan otuz, otuz beş kadar kadın ve çocuk, askerler tarafından bu köye getirilmiş, bir süre burada tutulmuşlardı.

“Getirilenler çok yorgundu. Belli ki haftalar boyunca yürütülmüşlerdi. Çevreye şaşkın ve ürkek gözlerle bakıyorlardı. Bir kısmı belki de hayatlarında ilk kez köylerinden ayrılmıştı. Yanlarında erkekleri yoktu. Anlattıklarına göre Haydaran köylülerinin yetişkin erkeklerini askerler daha önce toplamış, götürmüşler. Kim bilir nerede, hangi dere yatağında ağır makinelilerin karşısına dizmişlerdi onları. O günlerde askerlerin geçtiği her köyden buna benzer hikâyeler kalıyordu geriye. Hayatımızda duymadığımız, görmediğimiz ‘ağır makineler’ şimdi ecelimiz olarak gelmiş, karşımıza konulmuştu. Bu ağır makinelilerden geriye, ömrümüzce unutamayacağımız acılarla dolu hikâyeler kalıyordu bize. O günlerde biz de işte öyle bir hikâyeye tanık oluyorduk. Ölenler öldü de, aslında onlar bir bakıma kurtulup gitti. Bize düşense acıların en büyüğüydü. Bunu her geçen yıl daha çok hissettim, daha iyi anladım.”

Anlatılanları dinlerken çevresine bakındı adam. Harman yerinden sadece küçük bir düzlük kalmıştı. Biraz ilerideki çeşmeye takıldı gözü. Suyu akmıyordu artık. Belli ki toprağa sızmış ve oradan kendine bir yol bulmuştu. Suyun topraktan geçtiği yerlerde otlar, temmuzun bu sıcağında bile yeşildi daha. Kim bilir kimler bu çeşmeden su içmiştir, bu su kimlerin türkülerine, ağıtlarına tanık olmuştur diye düşündü. Bu yoksul insanların dağlarından, ağaçlarından, otlarından, derelerinden, çeşmelerinden, hayvanlarından başka hiçbir şeyleri yoktu. Bunca zulüm karşısında ne yapacaklarını şaşırmış, olanlara anlam verememişlerdi. Dağın, taşın, otun, böceğin, yılanın, ağacın, hayvanın bir ruhu vardı onlar için. Toprağın, göğün, yıldızın ayın, güneşin, ateşin ve suyun ruhu vardı. Ateşe su dökmezlerdi, ateşi suyla söndürmezlerdi. Su dökerlerse ateşte suyun canı yanar derlerdi, hayatın devamı ve tüten ocağın sembolü olarak gördükleri ateşe su dökmeyi ocağı söndürmek olarak görürlerdi. Ateşe su dökmeyi bile günah sayarlardı. Hem de çifte günah. Ağacı budamadan önce onunla konuşur, ona yalvarır ve canı yanmasın diye dua ederlerdi. Böyle yaşayan bu insanlar, şimdi başlarına gelen bu felakete anlam veremiyor ve bunları neyin cezası olarak yaşadıklarını bilmiyorlardı.

Aradan geçen onca yılın ardından o soruyu bir daha sordu yaşlı kadın.

 “Bunca zulmü hak edecek ne yaptık biz? Kainatın sahibi şahittir ki bu zulmü hak edecek ne bir ağacı kestik, ne bir hayvanı incittik, ne bir ateşi söndürdük, ne bir pınarı kuruttuk” diye yakındı kadın. “Bunu hak edecek ne yaptık?”

Sorular ağzından çıkıp yıkıntılar arasına dökülüyor ve sanki bütün bir coğrafyaya yayılıyordu. Kaldırılamamış cenazeler, tutulamamış yaslar gibi acıydı sorular.

Askerler getirdikleri köylüleri her eve dağıtmış ve o evlerde yaklaşık bir hafta kalacaklarını söylemişlerdi. Bir haftanın sonunda her eve teslim edilenleri eksiksiz olarak istediklerini, eğer eksilen olursa, onların yerine ev sahiplerinden birilerini koyacaklarını hatırlatmışlardı. Geceleri yanan ocakların başlarında kısık seslerle konuşan Haydaran köylüleri, ev sahiplerine kendi hikayelerini anlatmıştı. Askerler,

“Sizin için yeni köyler hazırladık. Erkeklerinizi önceden götürüp o köylere yerleştirdik. Onlar her şeyi hazırladılar ve artık sizi de onların yanına götüreceğiz” diyerek, köyde kalan bütün kadın ve çocukların toplanmasını istemişlerdi onlardan.

Arada bir soluklanıp ardından devam ediyordu kadın. Konuşup içindekileri bir bir ortaya döktükçe hem hatırladıklarının verdiği acıyla sesi titriyor, hem de ağır bir yükten kurtulmuş gibi rahatlıyordu,

“Askerlerin söylediklerine inanmamışlardı. Erkeklerinin kim bilir hangi kuytuda kurşuna dizdiklerini söylüyorlardı. Ölülerine gözyaşı dökecek kadar bile zamanları yoktu. Donuk ve çaresiz bakışlarla anlatıyorlardı her şeyi. Teberiklerini bize teslim ediyorlardı. Kendilerinden kurtulan olur da geri dönerse teberikleri onlara teslim etmemizi istemişlerdi. Dönen olmazsa hiç olmazsa hoyrat ellerde yitip gitmesin, bu dost evlerin bir köşesinde dursun, bu toprakların ruhuna emanet olsun istiyorlardı.”

Tüten ocağın işareti, yoksul evlerin bereketiydi teberik… Her evin, her ailenin en kutsal emanetleriydi onlar. Bu dağ köylüleri ağır bir yük bırakıyordu ev sahiplerine. Ev sahipleri, hayatın doğayla kutsanan tılsımının yanı sıra kuşaktan kuşağa devredecekleri bir acıyı da teslim alıyorlardı onlardan.

Yıllar önce buralardan kopup o büyük kentin gri binalarına taşındıkları günleri düşündü adam. Bezden yapılmış ve ağzı elle dikilmiş bir kese ve onun içindekiler gelmişti aklına. O zaman sorduğunda annesi bunların teberik olduğunu ve evlerinin, evlerindeki hayatın tılsımı olduğunu söylemişti. Taşlar da toprak da ağaçlar da kutsaldı onlar için. O kutsal yerlerden irili ufaklı parçalardan oluşan emanetlerdi teberik dedikleri şey. Hayatlarının doğayla kutsanmış tılsımıydı onlar.

Kadın bakışlarını karşıdaki dağın sarp kayalıklarından aşağılara doğru kaydırdı. Köyün birkaç bin metre ilerisindeki bir tepeye bakıyordu şimdi. Gözlerini oraya dikerek devam etti,

“Bir gün gelip aldılar hepsini. Biz korkudan toprak damlı evlerimizden çıkamadık önce. Ta ki bütün askerlerin çekip gittiğinden emin olana kadar. Sonra insanlar evlerinden birer ikişer çıkmaya başladı. Yola koyulup giden kafileyi izledik. İlk önce şu gördüğün yamaca tırmandılar.” diyerek köyün biraz aşağısında, meşe ağaçlarının uzamaya başlayan gölgesiyle kaplanmış, kırmızıya çalan toprakla örtülü olan tepeyi gösteriyordu. Ağaçların gölgeleri ve kırmızı renkli toprakların arasında yer yer göze çarpan kayalıklardan bazılarının görüntüsü insan siluetlerine benziyordu. Sanki yetmiş yıl önce oradan geçip giden yolcuları gördükten sonra gördüklerine dayanamayıp taşa dönen insanlar gibiydi kayalıklar. Bu düşüncelere dalmıştı ki kadının konuştuklarıyla kendine geldi yeniden,

“Haydaran köylüleri her ne kadar buraların yamaçlarına alışık olsalar da yanlarındaki çocukların yavaşlığı nedeniyle süvarilerin hızına yetişemiyordu. Düşe kalka ilerlemeye çalıştıkça yürüdükleri patikalardan yükselen tozlar yollarda bıraktıkları izleri örten bir sis gibi çöküyordu üstlerine. Arka arkaya birkaç yamaç ve tepeyi geçtikten sonra, arkasında her baharda sular akan bir derenin bulunduğu o tepenin üstüne kadar ulaşmışlardı.”

Kadın eliyle uzaktaki bir tepeyi işaret eti ve tepenin ardındaki yerin adını

“Dere Gundiş” diye ekledi.

Bu adı biliyordu. Çocukluğundan beri anlatılan bir korku hikâyesi gibi sık sık bahsedilmişti ondan. Küçük bir çocukken bu derenin hikâyesini babasından da dinlemişti. Bu hikâyeyi dinlerken hep babasının pınarları kurumuş gözlerine bakıyordu. Hikâye anlatılırken herkesin gözleri doluyor ama babasının gözleri bir türlü nemlenmiyordu. Onun yerine gözlerindeki ışığın titreştiğini ve sesinin de boğulduğunu hatırlıyordu. Dere Gundiş’in adı her geçtiğinde babasının gözlerindeki ışık titrer, sesi boğulurdu. Babası anlatmaktan yorulup sesi boğazında düğümlendiğinde annesi yardıma koşar gibi araya girer, ortak hafızanın kendi payına düşen acısını katardı sohbete.

Bütün seslerin boğulduğu o anda kadın kaldığı yerden devam etti:

“En son asker de o tepeyi aşıp gözden kaybolduktan sonra artık hepimiz daha ilerdeki yamacı gözlemeye başlamıştık. Yolun devamını izleyip grubun tekrar görünmesini beklediğimiz uzak yamaçlara bakıyorduk. İnsanların normal yürüme hızına göre o yamaçlarda çoktan görünmeleri gerekiyordu. Fakat kimse görünmedi. Ne bir asker, ne de götürülen köylülerden biri… Öyle bekledik. Bekledikçe zaman uzadı. Zaman öyle uzadı ki, yüz yıl, bin yıl oldu sanki. Tepenin ardında kaybolanları bir boşluk yutmuştu. Dere Gundiş içinde yitip gitmişlerdi adeta. Köydekilerden kimse bir tek söz etmiyordu. Herkes nefesini tutmuştu”

Gözleri nemlendi, anlatırken sesi titremeye başladı. Uzanıp, yerden bir taş aldı. Taşı ne yapacağını bilemedi önce. Sonra öylesine savurup attı kenara. Bir boşluğu doldurmak ister gibi diğer eliyle beyaz tülbendini düzeltti. İşaret parmağıyla sol gözünün altındaki ıslaklığı sildi ve devam etti.

“Bir anda etrafımızdaki dağların yamaçlarını yırtarcasına yankılanan cayırtı ve gökyüzünü çatlatan bir ses bütün her yeri kapladı. Dağlar yerinden sallanmıştı sanki. Yabandaki bütün hayvanlar korkmuş, ağaçlardaki kuşlar gökyüzüne havalanmıştı.  Her kes olduğu yerde donakaldı. Bu cayırtıyla birlikte tepenin ardından yükselen toz bulutuna bakıyorduk. Tepenin ardından göğe yükselen sarı toprağın içinde etrafa savrulan rengârenk parçalar görünüyordu. Ne kadar sürdü bilmiyorum ama bu cayırtıdan bir süre sonra köyde herkes çığlık çığlığa ağlamaya başlamıştı. Hemen çocuklara içeri girmeleri söylendi. Korkudan kimse günlerce evinden çıkamadı. Geceleri kadınların evlerde yaktıkları ağıtların sesi duyuluyordu. Ağıtlar ve ağlaşmalar birbirine karışıyor, figan durmak bilmiyordu. Aradan geçen dört beş günden sonra köyden bir grup,  çevrede asker olmadığına emin olduktan sonra oraya gidip bakmaya karar vermişti. Ben de düştüm peşlerine. Bana kızıp geri yollamak isteseler ama inadıma engel olamadılar. Gittim…”

Adam ürperdi. Bu temmuz sıcağında içinden soğuk bir yel geçip gitmişti sanki. Sırtının orta yerinden başlayıp vücuduna yayılan bu ürperti keskin bir çığlık gibi zihnini parçalayıp geçti. Kadının sesiyle yeniden kendine geldi.

“Haydi oğlum. Şu lokmanın kalanını al, oraya gidelim. Yetmiş yıl sonra bu yolu şimdi de seninle yürüyelim”

Arabayla gidebilecekleri yer köyden sonraki ilk tepenin ardındaki dereye kadardı. Dereye geldiklerinde toprak yolun kenarına bıraktıkları arabadan inip yamaca tırmandılar. Yıllardır kimsenin dolaşmadığı bu yerlerde bütün patikalar kaybolmuş, bu toprak onların da ayak izlerine yabancılaşmıştı. Sararmış otların ve dikenlerin arasından geçerek o tepeye ulaştılar. Önlerindeki bu yamaç, bu topraklardaki acının kök saldığı yerlerden biriydi işte. Acının köklerinden birine dokunuyorlardı, bir mirası kuşaktan kuşağa devretmenin iki kişilik törenini yapıyorlardı. Zamanın sararmış eski günlerindeki o acı, daha dün yeni yaşanmış gibi tazeleniyor ve canlarını yakıyordu. Buradan, dün yaşanmış bu acılardan yarının umutlarına uzanan bir köprü olacaktı canlanan bu hafıza. O köprünün üzerinde, tarihteki bir mirası geleceğe devredeceklerdi.

Tepeyi geçip yamacı indiler, kurumuş bir dere yatağına ulaştılar. Kim bilir ne zamandan beri kuruydu bu dere. Yüreği bir mengenede sıkılan insanların ağlamaktan kuruyan gözyaşlarının yorgun pınarlarına benziyordu dere. Babasının kurumuş göz pınarları ve gözlerindeki titreyen ışık geldi aklına yine.

Yaşlı kadın lokmanın geri kalanını küçük parçalara bölerek orada birkaç farklı yere bıraktı.  Adam, köydeki yıkıntılar arasında aynı şeyi yaparken annesinin ağzından dökülen o sözleri düşündü,

“Elbet sahibi gelir bulur bunu. Kurdun, kuşun böceğin, yani her türlü canlının hakkı var bu ekmekte. Sahibi gelir bulur bunu”. Doğayla kutsanan tılsımın bir parçasıydı yapılan her şey.

Kurumuş derenin bir kenarına oturan annesini dinledi yine:

“Burada gördüklerimi ömrüm boyunca unutamam oğlum. Biz o insanların şu karşı yamaçta görünmesini beklerken havaya yükselen toz bulutu, meğer onları paramparça eden ağır makineli kurşunlarının toprağa saplanırken bu yamaçtan kaldırdığı toz toprakmış. Toprakla birlikte havaya dağılanlar da o insanların vücudunun parçalarıymış. Bedenleriyle birlikte üzerlerindeki giysiler parçalanarak dağılmıştı. Üst üste yığmışlardı ölü bedenleri. Onları bir çukura koymayı bile gereksiz görmüşlerdi. Temmuz sıcağında güneş altında kalan insan bedenleri kararmaya başlamıştı. Bazıları parçalanmıştı. Güneş altında kararmış cesetlerden yağ damladığını bilmiyordum, o gün gördüm, o gün öğrendim. Hamile bir kadın vardı. Onu köyde de görmüştüm. Doğurdu doğuracaktı nerdeyse. Sırt üstü uzandığı yerde karnı parçalanmış ve minik bir insan eli karnından dışarıya uzanmıştı. Bir felaketten korkup yardım ister gibi uzanmıştı o küçücük el. Hamile kadının karnındaki doğmamış bebeğin eliydi o. Dayanamadım oğlum, fazlasına dayanamadım. Ağlayarak kaçtım oradan ve köye kadar arkama bakmadan koştum. Günlerce çıkmadım evden. Geceler boyunca rüya görmekten korktum.”

“Sonra” dedi “duyduk ve öğrendik ki her yerde ağır makinelileri böyle dere yataklarına kurmuşlar. Her dere yatağında kim bilir kaç kişinin bedenleri kalmıştır. Ah oğlum, bizim buraların dereleri ilkbaharda deli akar. Hem yağmuru boldur, hem dağların karı erir. Bu dereler her baharda coşkun akar.” Bunları anlatırken Dere Gundiş’te akan suyun rengini üstünde taşıyan irili ufaklı taşlara bakıyordu. Taşların arasında bir şeyler arar gibiydi.

“Yetmiş bahardır akan sular onlardan kalan her şeyi alıp götürmüş. İzleri kalmasın istemişler demek ki. Onlar için ağladıkça ‘bir mezarları bile yok’ derdik. Oysa bak, baharın coşkun suları onların her parçasını alıp bu toprakların başka bir köşesine götürmüş işte. Gördüğün bu her karış toprak onlara mezar, şu koca Dersim de boydan boya bir kabristandır artık”

Ağır bir mirası devralıyordu adam. Yükünün altında yıllarca kıvranacağı bir tarihin mirasının devir teslim töreniydi bu. Zihnine yerleştirdiği cümlelerle ve kılcal damarlarına kadar işleyen keskinlikteki bir acıyla şimdi bu mirasın ortağı olmuştu artık.

Kadın anlattıkça bir yandan göğsünü tutuyor bir yandan da o mirası devretmenin verdiği bir huzurla dinginleşiyordu. Bir köprünün iki ayağı gibiydiler artık. Dere Gundiş üzerinde kurdukları bu köprünün bir ayağı yetmiş yıl öncesinin hatıralarının üzerinde, diğer ayağı adamın hafızasına işleyen mirasın üzerinde yükseliyordu. Köprünün bir ayağında dünün acılarıyla annesi, diğer ayağında yarının umutlarıyla kendisi vardı.

Akşamüstleri dağlardan esen hafif rüzgârla beraber bir serinlik yayılırdı etrafa. O rüzgâr başlamıştı nihayet. İçleri ferahladı. Dağlardan gelen ot ve kekik kokusu ikisinin yüzünü yalayıp geçti. Adını, türünü bilmediği bir kuş gelip yanı başlarına kondu. Rengârenk bir ibiği ve dikkati çeken bir kuyruğu vardı kuşun. Rüzgârın getirdiği ot kokuları arasında kuşun şakıması duyuldu. Meşe ağaçlarından birine tırmanan bir sincap birden bire gözden kaybolup gitti. Uzaklarda bir yerlerde akan bir derenin çağıltısı çalındı kulaklarına. Munzur’un sarp yamaçlarından ceylanlar su içmeye indi.

Acıktıklarını fark ettiler. Lokmadan birer parça alıp geri kalanını, kuşa, kurda, sincaba ve diğer canlılara bıraktılar.

Dönerken arabada bir yorgunluk çökmüştü üstlerine ve annesi uyumuştu yine. Temmuz bitmiş, yazın son ayını da nerdeyse yarılamışlardı. Önlerinde kıvrılan yol şimdi bir güze doğru uzanıyordu artık. Güneş kızıla çalan bir ufuk çizgisi üzerinden kaybolmak üzereydi. Dingin bir akşamüstünde arada bir belirip kaybolan kırlangıçlar gökyüzünde kırıklar çizerek uçuyordu.

Dersim’den çok uzaktalardı. Radyo istasyonlarından haber bültenlerini dinleyemedikleri için son günlerde yoğunlaşan askeri sevkiyatını anlatan haberleri duymamışlardı. Müzik çalardaki diskte yalın bir bağlama eşliğinde tok sesli bir erkek sesiyle söylenen eski bir ağıdın ezgisi yükseliyordu.

“…

Ax ondéra Çuxure

Lemın sono gavano…”

(*) “Qe Xu Vira Néken”: Asla Unutamam”

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here