Anasayfa Köşe Yazıları Zeynel Özgün yazdı: Distopya

Zeynel Özgün yazdı: Distopya

Paylaş

Aslında felsefi bir kavram olan ‘Distopya’ aynı zamanda edebiyat ve sinemada da kötü, karamsar, negatiflik üzerine kurulan hastalıklı veya anormal bir dünyayı/ülkeyi anlatan eserleri tanımlamak için kullanılır.

Bu kavramla birlikte birçoğumuz gibi benim de ilk olarak aklıma İngiliz yazar Gorge Orwell’in kitapları geliyor.

Orwell’in en çok bilinen kitaplarından biri Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1984)’tür. Orwell’in bu kitabı için, insan yaşamına ve davranışlarına yönelik anlatımlarda sembolik karakterler ya da ifadeler kullanılması anlamına gelen Alegorik Roman kavramı kullanılıyor. Alegorik eserlerde kişiler erdemleri veya kusurları temsil ediyormuş. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’teki Büyük Birader, her şeyin üzerinde mutlak hakimiyeti bulunan, her an her yerde herkesi gözetleyen, vatandaşların duygu, düşünce ve olası sıra dışı davranışları hakkında bile bilgisi olan, akıllıca ve ustalıkla kurgulanmış bir diktatörlüğü temsil eden figürdür. Büyük Birader, kurduğu parti aracılığıya insanları istediği şekle sokarak yönetmeyi amaçlamış katı bir düzen oluşturmuştur.

Kitaptaki kurguda Parti, her şeyin üstünde etkili olarak yönetimini pekiştirir. Kurulan bakanlıklar tamamıyla içerdikleri anlamın tam tersi bir amaca hizmet ederler. Örneğin, Sevgi Bakanlığı işkence ve zulümlerle, Bolluk Bakanlığı insanları daha çok sefalete düşürmekle, Barış Bakanlığı ise savaşlarla ilgilenmektedir. Bu şizofrenik  durum da ‘Çiftdüşün’ adlı bir kavramla  realize edilir.

“1984” medyası tamamen Büyük Birader yanlısı bir tutum içindedir. Medya tamamen Parti ideolojilerini yansıtmak için bir araç gibi kullanılır. Medyanın parti amaçlarını eleştirmesi kesinlikle yasaktır.

Hayvan Çiftliği ise, Orwell’in hiciv diliyle yazdığı özellikle de baskıcı yönetim sistemlerine ilişkin eleştirilerini ustalıkla ve büyük bir incelikle formüle ettiği başka bir eser. Kitaba göre İnsanların yönettiği bir çiftlikte yaşayan hayvanların tek arzuları kendilerine iyi davranılmasıdır. Hayvanlar bu yüzden Koca Reis başkanlığında isyan planı yaparlarsa da plan ancak Napolyon önderliğinde gerçekleştirilebilir ve hayvanlar böylece çiftliği ele geçirirler. Sonrasında Napolyon gücünü koruyabilmek için gizliden yavru köpekleri polis gibi eğitip kendi himayesine alır. Napolyon gücün verdiği ihtiras ile kendine göre kararlar almaya başlar. İlk olarak kelime oyunları ile anayasada ufak değişikliklere gider. Fakat bu, zamanla çiftlikteki hayvanlar üzerinde rahatsızlık yaratır. Bunun üzerine çiftliğe televizyonu getirir ve sürekli kendini haklı gösteren ve öven yayınlar ile diğer hayvanların beynini yıkamaya başlar. Çiftlikte bir sorun olduğunda bir zamanlar çiftlikte yaşayan fakat kendisinin kovdurduğu ve ortalıkta görünmeyen Snowball’a suçu atar ve gizliden sabotaj yaptığını belirtir. Sonra çiftlikte işler iyice kötüye gider ve artık hayvanlar bu durumdan fazlasıyla rahatsız olur. Daha fazla dayanamayan bir grup hayvan, çiftliği terk ederek canını kurtarır. Kötü yönetim dolayısıyla çiftlik iyice batar ve sonunda domuzlar dahil hepsi çöküşün bir parçası olur.

Çarpıcı Distopya örneklerinden biri de ABD’li yazar Ray Douglas Bradbury tarafından yazılan Fahrenheit 451’dir. Bradbury bu kitabında geleceğin Amerika’sını anlatır ve anlattığı zaman diliminde İtfaiye teşkilatının görevi, yangın söndürmek değil, bir yerlerde varsa kitapları tespit etmek ve onları yakmaktır. Bu gelecek toplumunda kitap okurları da anormal ve hastalıklı kişiler gibi görülmekte, kurulu düzenin devamı açısından tehlikeli bulunan bu kitap okurları da yok edilmektedir. Kitabın kurgusu bir itfaiye çalışanı olan Guy’ın mevcut durumu sorgulamasıyla başlayıp gelişen olaylar ekseninde ilerler.

Kitapta, bugün bildiğimiz doğruların gelecekte kavramsal deformasyona uğratılarak sistematik bir şekilde değiştirildiği, küçük, aşamalı ve sistemli bir şekilde devam eden bu toplum biçimlendirme çalışması sonucunda ulaşılan noktada örneğin itfaiye örgütü tarafından kitap yakmanın ve yönetim tarafından da kitap okuyanların yok edilmesinin toplumun sağlıklı gelişimi açısından gerekli ve iyi bir şey gibi görüldüğü bir toplum düzeni kurgulanmıştır.

Başka bir Distopya örneği de yine ABD’li olan Jack London tarafından yazılmış Demir Ökçe adlı kitaptır.  Orwell’in 1984 kitabı için de esin kaynağı olduğu söylenen bu kitap, tekellerin yönettiği Amerika’ya ilişkindir. Kitapta, Birleşik Devletler’de oligarşik tiranlığın kronik yükselişi anlatılır ve özellikle Faşist yapılanmanın dünyayı nasıl bir vahşete sürükleyeceğinin uyarısı yapılır. Demir Ökçe kitabında –Jack London’un söyleyiş biçimiyle- Uçurum İnsanlarından Tröstleşmiş Burjuvaya kadar ezen-ezilen ilişkileri ele alınr. Jack London bu kitabında ezilen sınıflara, yani onun tanımıyla Uçurum İnsanlarına, Köylü Sınıfına, İşçi Sınıfına, Küçük Burjuvaziye; tröstleşmiş burjuvazinin oligarşik tiranlığına karşı birlikte mücadele yürütme çağrısı yapar.

Aslında her kitap okuduğumuzda, her film izlediğimizde, her şiir okuduğumuzda onlarda kendimizden bir şeyler buluruz ve anlatılanın aslında hep bizim hikayemiz olduğunu düşünürüz.

Distopya okurken veya filmlerini izlerken de bir yandan gelecekte böyle bir hayatın olabileceği karşısında dehşete kapılırız diğer yandan orada anlatılan olay örgüsünü gördükçe, “böyle bir durum bizim başımıza gelse ne yapardık” diye sormadan edemeyiz.

İsterseniz şimdi dönüp yukarıdaki paragraflara hızlıca bir kez daha göz gezdirelim ve böyle bir durum bizim başımıza gelse ne yapmamız gerektiğini kendimize soralım.

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here