Anasayfa Köşe Yazıları Zeynel Özgün yazdı: Ekim’in onuncu sabahı (anı-şiir)

Zeynel Özgün yazdı: Ekim’in onuncu sabahı (anı-şiir)

Paylaş

O gün, yani 10 Ekim günü ben de Ankara Garı önündeki grubun içindekilerden biriydim. Uzun bir süre o gün gördüklerimi, yaşadıklarımı, hissettiklerimi anlatamadım, o günü sözcükleri bulamadım bir türlü. Benim gördüklerimden çok fazlasını görenler, benim çektiğim acılardan çok fazlasını çekenler hiç de az değil; bunu çok iyi biliyorum.

İki yıl önce barışı kanatan bu yaranın akan kanı, ne yazık ki hiç durmadı. Paramparça olmuş bedenler hala orada, Ankara Gar’ının önünde yatıyor sanki. Acıyı yaşayan herkes bunu anlattı, ağıtlar yakıldı, şiirler yazıldı. Ben de 10 Ekim’i dilimin döndüğünce, aklımın yettiğince yaklaşık bir yılda tamamlayabildiğim bir şiirle anlatmayı denemiştim. Bu şiir, o şiirdir:

 

Ekim’in onuncu sabahı  

-geliş-

Gecede büyüyen ay gibiydik
Gökte parlayan yıldızlar gibiydik
Mavide uçuşan bulutlar
Tarlada sapsarı başak
Baharda uç veren yeşil dal gibiydik

 

Zemheri ayazında geceye düşen
Bembeyaz kar
Göğsü yeşermiş dağlara inen
Deli bir yağmur
Kavrulan kızgın toprağı ısıtan
Sarı sıcak yaz
Sararmış yapraklar ülkesine çökmüş
Hüzünlü kırgın güz gibiydik

Ovaya inerken
Nice dağlardan aştık

Menzile ererken
Nice yollardan geçtik

Çağlayıp coşarken
Nice sularda aktık

Uzun aysız gecelerde
Göğe yıldızlar saçtık

Kalbi kırık bir coğrafyanın
Yaralı yüreğinden
Kanayan yoksul kentlerin
Tenha sokaklarından gelmiş
Dalında sararmış yaprakları
Yıldız yapmış
Sararıp gelen soğuk güzü
İlkyaz saymıştık

Karanlık kuyularda büyüyen
Ölümün soğuk nefesine inat
Coşkulu şarkılar söyleyip
Nice halaylara durmuştuk

 

-yıldızsız gecede- 

Ah
Ne gökyüzü kaldı şimdi ne güneş

Ne karanlık gökte parlayan bir ay

Ne gecede titreşen bir yıldız kaldı
Şimdi bir tek
Zifiri kör ve sağır bir sessizlik gibi
Simsiyah bir örtünün altında
Lacivert ve yıldızsız bir gece kaldı
Ne olduysa hep
Bu yıldızsız gecelerde oldu

 

-fırtına ve güvercin kanadı- 

Nice rüzgârlar esti
Turna geçimi fırtınası durdu

Nice boranlar geçti
Kuş geçimi fırtınası bitti

Nice ömürler yitti
Ve
Koç katımı fırtınası dün geçti yanımızdan
Nice taze dallar kırıldı

Bu arsız fırtına mevsiminde
Yaprak dökümü fırtınası savurdu düşlerimizi
İnsafsızca geçti üstümüzden
Güvercinler döküldü bir bir
Sararmış yapraklar arasından ellerimize
Ne olduysa hep
Güvercin kanadı kırıldığında oldu

 

-dağ çiçekleri solduğunda- 

Ihlamur ve hanımeli kokan yaz akşamları
Üstümüzden çekip giden dünde kaldı
Nisanın delirten çiçekli yeşili
Ve
Mayısın cilveli günleri
Özlemle anılan o güzel günde kaldı

Mayısa gelincik kırmızısı
Hazirana mavi
Temmuza sarı ne çok yakışır şimdi
Fakat
Ekim turuncudur biraz

Gelincik dağ çiçeğidir

Yabanda biter
Narindir, cilvelidir
İnceciktir

Ürkek kırmızıdır
Kimse bilmez belki ama
Ekimin turuncusu ise Aynısefadandır

Dağ çiçekleri kederli
İç geçirirler hüzünle, sararınca
İnsanın ömrü sızlar
Derinden incecik kanar
Dağ çiçeklerinin sararması
Bastıran güzdendir
Baharın renkleri
Çoktan kaybolup gitti yamaçlardan
Ne olduysa hep
Dağ çiçekleri sarardığında oldu

 

-toprak kuruyup çatladığında-

Çatlamış topraklara
Bereketli bir yağmur gerek
Yağmura filiz verecek dal,
Dalda ağaca uç veren tomurcuk gerek
Baharda meyveye duracak ağaç
Ağacın yaprağına ilişen masmavi bir düş gerek

Ne zaman yağmur yağsa
Tarlaya incecik bir su yürürdü
İçimizdeki deli fırtınalar yorularak dinerdi
Ne olduysa hep
Toprak kuruyup çatladığında oldu

 

-başlayan kötülük mevsimi-

Ah ömrüm
Ağaçta dalımızı kırdılar

Ah ömrüm
Dalından meyvemizi çaldılar

Ah ömrüm
Dilde şarkımızı kestiler

Ah ömrüm
Şarkıda ezgimizi boğdular

Ah ömrüm
Bin bir emekle büyütülmüş
Rengârenk bahçemizi bozdular

Bu zifiri soğuk karanlıkta
Nice baharlara insafsızca nasıl da kıydılar

Ve
Bin yıllık
Arsız kötülük mevsimini
Sonra yeniden önümüze açtılar

Yani
Bu berbat
Bu gri
Bu hoyrat

Yani
Bu dumanlı
Bu puslu
Bu pis havada

Tam da o güzel çocuklar
Bembeyaz tertemiz bulutlara
Mavili
Allı
Sarılı
Morlu
Gök kuşağı çizerken
Kapkara ölüm fermanlarına onların
Adlarını insafsızca yazdılar

 

-ne olduysa hep-

Ne olduysa hep
Bu yıldızsız gecelerde oldu

Ne olduysa hep
Güvercin kanadı kırıldığında oldu

Ne olduysa hep
Dağ çiçekleri sarardığında oldu

Ne olduysa hep
Toprak kuruyup çatladığında oldu

Ne bir damla gökyüzü
Ne bir tek ses kaldı şarkılardan

Ne yüzümüzde bir ferahlık
Ne bir tek iz kaldı gülüşlerden

Ne aydınlığı doğuracak bir güneş
Ne bir tek ışık kaldı şafaklardan

Ne gökyüzünün berrak mavisi
Ne bir renk kaldı sabahlardan

Ne olduysa hep
Bu puslu havalarda oldu

 

-ah-

Sonra
Göğün mavisi soldu
Güneşin ışığı söndü
Sonra baharın yeşilini
Kanlı bir güz sabahı çaldı

Gökyüzünde
Kırıklar çizen kırlangıçlar
Dalından kopup
Fırtınada savrulan

Sararmış yapraklar gibi çaresiz kaldı
Kan revan içindeki bu hayatta
Geride kalanlara bir tek
Acılardan
Paylarına soluksuz
Ağrılı yaşamak kaldı

Ah
Ömrümün yorgun zamanı
Kalbi kırık son yazımın
Yaralı Ekim’i

Ömrümün sonbaharı

Ah
Kor gibi yanıp uçuşan
Ateşlerde kavrulduk

Ah
Paramparça beden olup
Dört bir yana savrulduk

Ah
Rüzgârlı yolların keskin ıslığı eserken
Ekim’in onucu sabahında ansızın
Ecelsiz vurulduk

(Zeynel Özgün)

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here