Anasayfa Demokratik Emek Meclisi Zeynel Özgün yazdı: Ekoloji Hareketinin Devrimci Ufku

Zeynel Özgün yazdı: Ekoloji Hareketinin Devrimci Ufku

Paylaş

Felsefi temelleri hayli eskiye dayanmakla birlikte Yeşil Hareketin, başka bir deyişle Ekoloji Hareketinin yeryüzünde dikkat çeken gelişiminin, kendi ayakları üzerinde doğrulup güçlü argümanlarla toplumsal ve iktisadi hayata ilişkin ekolojik bir bakış açısıyla sistematik önermeler geliştirmesinin tarihi çok eski değildir.

Her düşünce hareketi ekonomik, toplumsal veya ekolojik çatışmaların ürettiği krizlere çözüm arayışları üzerinden şekillenerek kendini var eder, var oluş gerekçeleriyle uyumlu olan bir hedefe yönelir ve hedefe ulaşmayı amaçlayan bir hareket tarzı ortaya koyar. Günümüzdeki haliyle Ekoloji Hareketi de insanla doğa arasındaki çatışmanın artık bir krize dönüştüğü, çözüm ihtiyacının her gün daha fazla kendisini dayattığı ve Kapitalizm koşullarında doruk noktasına ulaşan bu çatışmanın çözüm arayışlarının gerektirdiği bir sonuç olarak ortaya çıkmıştır.

Diğer bütün düşünce sistemlerinde olduğu gibi, Ekoloji Hareketinin bugüne gelişinde de kendi içinde ve dışındaki alanlarda bu hareketin ne olduğuna, nasıl yürütüleceğine yönelik bir dizi tartışma yürütülmüştür. Bunun yapılması Ekoloji Hareketi için olumsuz bir sonuç oluşturmayacağı gibi bu tartışmalar, aynı zamanda Ekoloji Hareketinin gelişimi açısından de gerekli bir durumdur.

‘Çevre Mücadelesi’ ve Ekoloji Hareketi

Aslında Ekoloji Hareketiyle ilgili tartışmalar onun ne olduğunu, hangi kavramla adlandırılacağını anlatan, irdelendiğinde soruna oldukça farklı eksenlerden yaklaşımı ifade eden adlandırma tartışmalarıyla ve bu noktada ortaya çıkan farklılıkla başlar.

Ya bilgi eksikliğinden ya da günlük konuşma alışkanlıklarından kaynaklanan bir yanlışlık sonucu, Ekoloji Hareketinden bahsedilirken sıklıkla ‘çevrecilik’ ifadesi kullanılmaktadır. Hareketi adlandırma meselesindeki bu farklılaşma, belki de Ekoloji Hareketiyle Çevrecilik arasındaki görüş ayrılıklarını ortaya çıkarması bakımından en önemli yol ayrımıdır. Ekolojik hareketi nitelemek için yanlış bir şekilde kullanılan ‘çevrecilik’ kavramı, hem içerik olarak sorunludur, hem de bu kavrama yüklenen anlamla ekoloji hareketinin ilkeleri arasında ortaya çıkan nitelik farkı bakımından sorgulanmayı gerektirir durumdadır.

Çevre kavramından bahsedebilmek için öncelikle bir merkezin var olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü ancak bir merkezin olması durumunda, onun etrafındaki diğer her şey (mesela doğa) bu merkezi kuşatan, onun için var olan bir çevre olarak adlandırılabilir. Klasik anlamdaki çevreci yaklaşım doğanın, insandan ve onun ekonomik faaliyetlerinden ibaret bir merkezin ihtiyaçları için var olduğunu düşünür; bu düşüncenin bir sonucu olarak da doğayı ‘çevre’ olarak adlandırır. İnsanın doğayla kurduğu ilişkiyi insan merkezli olarak gören çevrecilik kavramı, mevcut haliyle son derece hiyerarşiktir, insan merkezli olduğu için türcüdür, var olan insan-doğa ilişkilerinde sadece arızî sonuçları pansuman önlemleriyle onarmayı hedeflediğinden muhafazakârdır ve doğayı insanın faaliyetleri için var olan bir varlık alanı şeklinde gördüğünden sorunludur.

Diğer yandan çevreci yaklaşım aynı zamanda, mevcut ekolojik krizi çoğu kez sadece kirlenme sorununa indirgemekte, sorunun daha çok bu boyutunu öne çıkarıp bunu da teknik bazı önlemlerle (çözmeyi değil) kontrol altına almayı önermektedir. Çevreci yaklaşımın ufku, mevcut ekolojik krizi ortaya çıkaran Kapitalizmin yarattığı bir kavram olan sürdürülebilir kalkınma hedefiyle sınırlıdır. Çevrecilik, ekolojik krizin mevcut kapitalist üretim biçiminin doğasından kaynaklandığı gerçeğini göz ardı ederek sorunların, işlerin nasıl yürütüldüğünün belli yönlerinden ve belirli işlerin yürütülmesi sırasında ortaya çıkan pratik aksaklıklardan kaynaklandığı düşünür. Oysa unutmamak gerekir ki bugün karşı karşıya olduğumuz ekolojik kriz doğanın değil, insanın tarihsel süreç içinde hayata geçirdiği, özellikle emeği ve doğayı metalaştıran sosyoekonomik sistemlerin bir ürünüdür. O halde sorunun çözümü için, ona kaynaklık eden yere, yani sorunu yaratan sosyoekonomik sisteme müdahale etmeyi önermek en doğru yaklaşım olacaktır. Oysa çevreci yaklaşım böylesine bütünlüklü bir bakıştan ve siyasal bir programdan yoksundur. Dolayısıyla çevreciliğin bu alandaki işlevi, siyasal bir program önermediği, soruna daha çok teknik açıdan yaklaştığı ve mevcut ekolojik krizi sistematik olarak sorgulamak yerine, insanla doğa arasındaki sorunlu ilişkiyi sürdürülebilir kılmayı hedeflediği için sistem içi bir restorasyonu önermenin ötesine geçmemektedir. Bu yanıyla çevreci yaklaşım, insanın doğayla geliştirdiği karşılıklı ilişki çerçevesinde ona, doğaya hükmetme hakkı tanımaktadır.

“Klasik çevrecilik, ekolojik sorunlara kısa vadeli çözümler getirirken, ekolojik düşünce uzun vadeli bütüncül bir görüşten hareket etmektedir. Çevreciler, bozulan insan-doğa ilişkilerinin toplumun var olan yapısı içerisinde düzeltilebileceğine, mevcut kurumlarda yapılacak kısmi değişikliklerle bu işin üstesinden gelinebileceğine inanırlar. Sorunların temeline inmemekte kirlenmeyi azaltacak teknik gelişmelere bel bağlamaktadırlar. Bu yoldaki önerileri de çevre ile ilgili bakanlıklara ve çevre araştırmalarına bütçeden daha fazla pay ayrılmasıdır. Çevrecilik bu açıdan, sanılanın aksine “radikal” değil, “muhafazakâr” bir tutum sergilemektedir(1)

“Çevrecilik muhafazakâr ve korumacı bir yaklaşım olduğundan “…mevcut toplumsal-siyasal düzeni ve onun kurallarını benimser, toplumun hakim değerlerini sorgulayıcı bir tutum içerisine girmez. Toplumsal sistemin içinde kalarak amaçlarına ulaşabileceği inancına sahiptir.” Oysa “ Alternatif ekolojik toplumsal değerler dizisi ise, bireysel değerlere ve insani bir toplumsal düzene vurgu yapmaktadır. Modern toplumun hiyerarşik ve bürokratik örgütlenmesi karşısında, küçük ölçekli ve komünal örgütlenmeyi savunur.” (2)

Sonuçta çevreci yaklaşım, kendisini mevcut sistemin sınırları içinde tanımlarken, Ekoloji Hareketi, çevrecilikten farklı olarak ideolojik açıdan yapılandırılmış ve ufku mevcut kapitalist sistemi aşan bir eylem tarzına sahiptir.

Ekoloji ve etik

Her şeyden önce belirtmek gerekir ki, bugün bir krize dönüşmüş olan insanla doğa arasındaki bozulmuş bu ilişki, insanlar için aynı zamanda bir etik sorunudur. İnsanoğlu yüzlerce yıldan beri insanla doğa arasındaki ilişkinin biçimi üzerine düşünmüş, bu alanda çeşitli kuramlar geliştirmiş, üstelik bunu sadece yirminci yüzyılda yapmakla kalmamış, birkaç bin yıldan beri bu ilişkinin biçimini çeşitli biçimlerde tartışmıştır. İlk Çağ’dan günümüze kadar doğa felsefesi üzerinde kafa yoran düşünürlerin doğayı anlama çabaları bunun en iyi örneklerindendir.

Kıbrıslı Zenon’un yaklaşık iki bin üç yüz yıl önce kurduğu Stoa Okuluna göre  insanın temel amacı mutluluktur. Mutluluğa ulaşmak içinse doğaya uygun yaşamak gerekir. Dolayısıyla stoacılar, doğaya uygun yaşamayı felsefi olarak benimsemişler ve bunun bir gereği olarak gördükleri için dünya vatandaşlığını savunmuşlaradır.

Yakın dönemlerde de doğanın tehlike içinde olduğu düşüncesinden hareketle, doğayla insan arasındaki ilişki konusunda felsefi soruşturmalar yapılmış ve bunların sonunda ortaya çıkan düşünce sistemine çevre etiği adı verilmiştir. “Fakat çevre felsefesi literatüründe, çevre sorunlarının temelinde görülen dünya görüşü, bazen bu sorunlarının çözümünde teknolojiye umut bağlaması nedeniyle teknomerkezci, bazen diğer canlıların (doğanın, çevrenin) insan için olduğunu kabul etmesi dolayısıyla insan merkezci, bazen de modern matematiksel fiziğin dünya tasvirini kabul etmesi dolayısıyla mekanist olarak nitelenir. Mekanist görüş içinde iki tür ahlak anlayışından söz edilebilir: Benmerkezci ve insan merkezci ahlak. Benmerkezci ahlak, daha çok İngiliz deneyci geleneğinde görülür. Bireycidir.” (3)

Günümüzün ekoloji krizini sırf bir etik sorunu olarak ele alıp toplumdaki tek tek bireylere sorumluluk yüklemek ve kişisel hayatların bu sorumluluğun gereklerine göre düzenlenmesini istemek elbette kötü bir şey değildir. Yaşamakta bulunduğumuz ekolojik kriz karşısında etik davranışlar geliştirerek bireysel hayatlarımızı yeniden düzenlemek, belki kişisel bir vicdani rahatlamayı mümkün kılabilir. Fakat toplumsal bir dönüşümü öngörmeyen, ekolojik krize köktenci çözüm üretmeyi hedeflemeyen, hatta sistemin mevcut durumunun sürdürülebilirliğine olan inancı pekiştiren bu bireysel davranışların Ekoloji Hareketinin ilkelerini bütünlüklü bir şekilde hayata geçirmede yeterli olacağını söylemek mümkün değildir. Çünkü sorun her ne kadar insanların tarihsel, toplumsal ve ekonomik yaşamları içinde doğayla kurdukları ilişkiyle ilgiliyse de bu ilişkinin, tek tek insanların gündelik alışkanlıklarının ötesinde, uygulanmakta olan sosyoekonomik yapıyla birlikte şekillendiği kuşkusuzdur.

Etik yaklaşımla bireysel tercihlerde bulunmaya, dünyayla daha uyumlu bir şekilde yaşamaya, geri dönüşüm yapmaya, yeniden kullanmaya, gezegene zarar vermemek için hareketlerimizi sınırlandırmaya teşvik ediliyoruz. Ancak bizim bireyler olarak yarattığımız etki, çok uluslu firmaların ve hükümet politikalarının yarattığı zararla kıyaslandığında solda sıfır kalıyor. Bu bireysel tercihlerimizin yanı sıra bir bütün olarak toplumun bağımlı olduğu doğal dünyayla kendisi arasındaki ilişkiyi incelememiz gerekiyor.

Kapitalizmle birlikte doruk noktasına ulaşan ekolojik kriz bireysel bir durum olmadığı, tam tersine bir bütün olarak yaşam alanını ve yaşam alanı ağlarını kapsadığı için, bireysel vicdani tutumlar (yanlış olmamakla birlikte) eksik kalıyor ve krizin aşılmasını olanaklı kılmıyor. Etik bir sorun olarak da anlamlı olan ve belki her bir bireyin yaşam alışkanlıklarını değiştirmeyi de gerektiren ekolojik krizin aşılmasında, siyasal bir programı olan, ideolojik yapılanmayı gerektiren bir Ekoloji hareketine ihtiyaç bulunduğu kesindir.

Ekoloji Hareketinin Devrimci Niteliği 

Üretim, içerdiği iktisadi anlamın yanı sıra aynı zamanda insanın doğayla gerçekleştirdiği bir etkileşim sürecidir. Hiçbir insan topluluğu onu kapsayan doğal ortamla etkileşmeden herhangi bir faaliyet yürütemez. Çünkü  “insanoğlu siyaset, bilim, sanat ve dinle meşgul olmadan önce, ilkin yemeli, içmeli, barınmalı ve giyinmelidir.”(4). Burada bahsedilen etkileşim, doğayla insan arasındaki en doğal ve dolaysız ilişkiyi ifade eder. İnsanla doğal dünya arasında ayrılmaz bir bağ olduğu kuşkusuzdur; fakat insanın doğayla etkileşmesini de içeren üretimin niteliği, biçimi, üretim sürecinin nasıl örgütlendiği ve neyi amaçladığı, insanın doğaya etkisinin büyüklüğünü belirleyecek niteliktedir.

“Toprak mülkiyetinin egemen olduğu bütün toplum biçimlerinde, doğa ile ilişkinin önem ve önceliği vardır” (5). Dolayısıyla toprağa dayalı üretim süreçlerinin örgütlendiği dönemlerde de insanla doğa arasında bir etkileşim söz konusu olmakla birlikte bu ilişki, henüz bir ekoloji krizine dönüşmüş değildir. Toprağa dayalı ekonomik sistemlerin geçerli olduğu evrenin, insan ile doğa arasındaki bölünmenin bu günkü anlamıyla henüz gerçekleşmediği bir dönem olduğunu söylemek yanlış olmaz. İnsanla doğa arasındaki bölünmenin gerçekleştiği aşama sanayi devrimi sonrasında hızla gelişen kapitalizmdir. Çünkü bu dönemin belirleyici özelliklerinden biri, kapitalist üretim biçiminin insanın doğa üzerindeki hakimiyetini gerektirdiği olgusudur. “Kapitalist üretim süreci, aynı zamanda, doğanın yağmalanması ve doğal çevrenin daha fazla kirletilmesi sürecidir. Ekolojik sorunların, dünya genelinde çok tehlikeli bir hâle gelmesinin kökenine inildiğinde kapitalist sistemin başlangıcı görülmektedir.”(6)                           

Sermaye birikiminin artı değer aracılığıyla gerçekleşmesi kapitalist üretim biçiminin temel niteliklerinden biridir. Bu süreçte artı değer, işçinin kendi ürettiğine, kendi emeğine yabancılaşması ve emeğin metalaşması sonucunda ortaya çıkar. Emeğin metalaşması süreci aynı zamanda kapitalist sömürü sisteminin de temelini oluşturur.

Emeğin metalaşmasında olduğu gibi kapitalist üretim biçiminde salt bir kaynak olarak görülen doğa da sistem tarafından metalaştırılmış ve böylece kapitalizmin sömürü ağı içine dâhil edilmiştir. “Kapitalist üretim biçiminde, doğal kaynaklar artı-değer birikimine yönelik bir meta olarak görülmekte ve artı değeri yükseltme çerçevesinde bozulmayı önleyici teknolojiler ve yatırımlar ancak kâr güdüsüyle ele alınmaktadır.”(7). Marx’ın ifade ettiği gibi kapitalist üretim biçimi doğa ile toplum arasındaki orijinal birliği kırmaktadır. Toplum ile doğa arasındaki zaruri metabolik dengedeki bu kırılma ise, sonraki kuşakların iyiliği için ekolojik bir müdahaleyi zorunlu kılmaktadır.

Günümüzdeki küresel kapitalizm, daha fazla rant elde etmeye, sermaye birikimini sürekli kılmaya, yeni pazarlar ortaya çıkarmaya yönelik bir sistem olarak, yaşanmakta olan ekolojik krizin başlıca sorumlusudur. Kapitalist üretim biçiminin hakimiyeti nedeniyle doğal kaynakların sınırsızca kullanılması ve doğanın tahrip edilmesi bu üretim biçiminin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu durum, doğal çevrenin geri dönüşsüz bir şekilde tahrip olmasına yol açtığı gibi kapitalizm tarafından kaynak olarak görülen doğal varlıkların da tükenmesi gerçeğini beraberinde getirmiştir. Öte yandan “sermaye için serbest piyasa koşullarında kıt olan kaynak iktisadi değeri daha yüksek olan kaynak niteliğindedir. Bu durumda kıt kaynaklar, sermaye için yüksek kazanç sağlayan alternatif ürün üretme olanağı yaratmaktadır”(8). Böyle olunca kapitalist üretim biçimi, her seferinde kendisini yeniden üreterek krize yol açan sistemi sürdürülebilir kılmanın alternatif yollarını aramakta, doğayla ilişkiler bağlamında yeni sömürü alanları ortaya çıkarmaktadır.

Ekoloji Hareketi, kapitalizmle birlikte krize dönüşen insan-doğa ilişkisine kalıcı çözümler geliştirmek sorumluluğuyla karşı karşıyadır. Bugünün toplumsal ve ekonomik koşullarında hiçbir şey yapılamayacağını söylemek elbette akılcı bir tutum olmayacaktır. Çevreci yaklaşımların oluşturduğu toplumsal duyarlılık ve çevre etiğinin ortaya çıkaracağı kazanımlar inkâr edilemez derecede önemli olmakla birlikte, Ekoloji Hareketi, kendi ufkunu kapitalizmin sürdürülebilirlik sınırlarının ötesine taşımadıkça krizin aşılmasıyla ilgili sistematik çözümler ortaya konulabilmesi mümkün görünmüyor.

Türkiye’de, önemli bir birikimin oluşmasını sağlayan Yeşiller Hareketinin 1998 ve 2008 yıllarındaki partileşme sürecinde ortaya koyduğu siyasal perspektif ve açıkladığı ilkeler, Ekoloji Hareketinin devrimci niteliği bakımından kayda değer, fakat geliştirilmeye muhtaç özellikler taşımaktadır.

Günümüzde çeşitli sol, sosyalist, komünist çevreler içinde eskiye göre daha fazla etkili olan Ekoloji düşüncesinin, solun bu alandaki eksikliğinin giderilmesine yönelik önemli ve anlamlı bir işlevi olduğunu kabul etmek gerekir. Bu nedenle sol ile ekolojiyi siyasal bir program çerçevesinde sentezlemeye çalışan siyasal akımların/partilerin hem günümüz için hem de gelecek kuşaklar açısından son derece yaşamsal değerde oldukları tartışmasızdır.

“Bugün, yaklaşık bir milyar insan açlıkla mücadele ederken, 768 milyon insan güvenli, temiz su tedarikinden yoksun yaşıyor: 1,4 milyar insanın ise emniyetli elektrik kaynağına erişimi bulunmuyor”(9) . Görülüyor ki, Ekoloji Hareketinin dert ettiği doğanın sömürülmesi meselesiyle, sosyalistlerin dert ettiği yoksulların sömürülmesinin kaynağı, aynı bozuk sistemdir ve bu kaynak mutlaka aşılması gereken kapitalizmdir.

 (1) Tuncay ÖNDER- Çevrecilik ve Ekolojizm Üzerine

(2) Bir Ekoloji Hareketi Olarak Yeşiller ve Türkiye’de Yeşiller Partisi- Yeşil Düşünce Broşür Dizisi

(3) Dr. Abdullah Çüçe-Derin Ekoloji

(4) Friedrich Engels -Marx’ın mezarı başındaki konuşmasından

(5) Karl Marx-Grundrisee

(6) Altun Altun- Marksizm ve Ekoloji

(7) Altun Altun- Marksizm ve Ekoloji

(8) Aygül Kılınç-Neoliberazim Bağlamında Sürdürülebilir Kalkınmanın Merkez ve Çevre Ülkeler Açısından Değerlendirilmesi

(9) WWF (Dünya Doğayı Koruma Vakfı)- Yaşayan Gezegen Raporu-2014

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here