Anasayfa Dergi Zeynel Özgün yazdı: Emek Hareketinin Günümüzdeki Yapısal Sorunları Üzerine

Zeynel Özgün yazdı: Emek Hareketinin Günümüzdeki Yapısal Sorunları Üzerine

Paylaş

7 Haziran seçimlerinden sonra Türkiye’de giderek yaygınlaşan çatışmalı ortamın ve Temmuz’dan bu yana süren OHAL koşullarının, bütün demokratik muhalefet kurumlarında bir zayıflamaya, hak arama mücadelesinde gözle görülür bir gerilemeye neden olduğu herkesçe kabul edilen bir gerçektir. Demokratik muhalefetteki bu zayıflamanın ve mücadeledeki gerilemenin kayda değer bir boyutu da hiç kuşkusuz emek örgütlerinde ve emek mücadelesinde kendini göstermektedir. Emek mücadelesi ve sendikal örgütlenme konusunda ülkede son iki yıldır yaşanan koşulların etkisiyle nasıl bir gerileme yaşandığı, bu tıkanma sürecinin nasıl aşılabileceği, sadece emek örgütlerinin değil, aslında bütün demokratik muhalefet güçlerinin önündeki en yakıcı tartışmalardan biridir. Bu bağlamı tartışırken söylenebilecek çok şey olmasına karşın, bu yazının konusu, emek mücadelesinde ülkenin mevcut reel koşullarından kaynaklanan sorunların irdelenmesi ve buna yönelik öneriler getirmekten ziyade, emek örgütlerinde, sendikaların mücadele araçlarında ve emeğin hak alma mücadelesinde var olduğu birçok çevre tarafından kabul edilen emek hareketinin yapısal sorunlarına işaret etmek, bu konuda genel hatlarıyla bir çerçeve çizmeye çalışmaktır.

Yine, sendikal yapıların bürokratik sorunları, bu alanda oluşan bürokratik kast, sınıf perspektifinden uzaklaşan anlayışların ortaya çıkması, çeşitli sendikal yapılardaki teslimiyetçi ve uzlaşmacı tutum ve burada sayılmayan diğer bir çok sorun da emek hareketiyle ilgili tartışmalar arasında azımsanmayacak bir yere sahip olmakla birlikte; bu başlıklardaki tartışma konuları saklı kalmak kaydıyla yazının çerçevesi, sadece emek hareketinin mevcut halinden hareketle hakim sendikal paradigmayı sorgulamakla sınırlı olacaktır.

Türkiye’de sendikal örgütlenmenin bugünkü durumu

Aslında öyle olmadığı tartışma götürmez bir gerçek olmakla birlikte, emek mücadelesi içinde örgütlü olmanın tek ölçüsünün kurulu olan herhangi bir sendikaya üye bulunmak olduğunu varsayalım ve önce Türkiye’deki mevcut sendikal örgütlülüğü bu alandaki veriler üzerinden genel hatlarıyla gözden geçirelim:

İş ve istihdam verilerine bakılırsa, Türkiye’de 2014 yılı içinde bütün sektörlerde ve çeşitli iş kollarında istihdam edilen kişi sayısı 26 milyon kişidir.(1)

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Temmuz-2014 verilerini doğru ve eksiksiz kabul edersek çeşitli iş kollarında toplam sendikalı çalışan ve bakanlık tarafından “işçi olarak tanımlanan kişi sayısı ancak 1 milyon 189 bin kişi olarak kayıtlara geçmiştir. Yine bakanlığın verilerine göre bu grup içinde bir sendikaya üye olanların oranı yüzde 9,68 olarak gerçekleşmiş görünüyor. Bu oranı tersinden okursak, (‘işçi’ denilen statüde çalışanlar içinde) sendikalı olabilecek çalışanların yaklaşık yüzde 90ı örgütsüz!

Yine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Temmuz-2014 verilerine göre herhangi bir sendikaya üye olan kamu çalışanlarının sayısı da 1,6 milyon kişidir. Bakanlığın açıkladığı sayısal verilere göre kamu çalışanları arasında sendikaya üye olma oranı yüzde 70 olarak gerçekleşmiş görünüyor.(2)

Burada gösterilen veriler 2014 yılına ait olmakla birlikte, içinde bulunduğumuz dönemde bundan farklı bir manzaranın olduğu elbette iddia edilemez.

Ortaya çıkan sonuç iç karartıcıdır. Aslında emek alanında düşünülenden daha büyük bir örgütlenme sorununun yaşanmakta olduğu ortaya çıkıyor. Buna, var olan örgütlerin etkisizliği de eklendiğinde emek mücadelesindeki gerilemenin nedenleri hakkında daha net bir fikir sahibi olmak oldukça kolay.

Yazının başında da söylendiği gibi, bu duruma gelinmesinde bir çok nedenin birlikte etkili olduğunu söylemek mümkün. Bunlardan bizim üzerinde duracağımız esas konu sendikal paradigma, sendikal anlayışta karşımıza çıkan dogmatik yaklaşım olacaktır.

Sendikal anlayıştaki dogmatik yaklaşımlar üzerine konuşabilmek için, önce emek ve sermaye arasındaki mücadelenin araçlarından biri olan sendikaların ortaya çıktığı döneme, sermayenin  ve üretim sürecinin zaman içinde geçirdiği değişikliğe kısa da olsa bir göz atmak yararlı olacaktır.

Sendikalar, kapitalizmin ve işçi sınıfının ortaya çıktığı ilk dönemin ürünüdür

Dünyada emek mücadelesinin tarihi, sömürünün-sömürülenlerin ortaya çıktığı dönem olan yüz yıllar öncesine dayanırken, kapitalist üretim ilişkilerinin ve burjuvazinin ortaya çıktığı dönemdeki emek mücadelesinde kritik bir aşamaya işaret eden sendikal örgütlenmenin tarihi, 18. Yüzyıl İngiltere’sine ve aşağı yukarı aynı döneme denk gelen Almanya ve Fransa’daki işçi örgütlenmelerine dayandırılabilir. İşçi örgütlenmeleri ve yaşanan grevler sonucunda, konulan yasal engeller ancak 1884 yılında büyük oranda aşılabilmiş ve sınırları emekçiler açısından çok da tatmin edici olmayan ilk sendika yasası Fransa’da kabul edilmiştir.

18. ve 19. Yüzyıllarda emek gücünü oluşturan işçilerin yığınlar halinde çalıştırıldığı işletmelerin bulunduğu, ülkenin her yanındaki işletmelerde emekçilerin yığınsal bir şekilde (birbirine benzer biçimde) istihdam edildiği, çalışma koşullarının ülke çapında bir birinin hemen hemen aynısı olduğu, işçi sınıfında homojen bir yapının bulunduğu bilinen bir gerçektir. Bu dönemin emek mücadelesi de doğal olarak her yerde benzer özellikler gösteriyor, talepler ülke çapında ortaklaşabiliyor ve çok sayıda sendika kurulmuş olsa da bunlar arasında bir merkezileşme kolaylıkla sağlanabiliyordu. Çünkü mücadelenin bir ucunda üretim yerlerinde ağır koşullar altında yığınsal bir şekilde çalıştırılıp sömürülen ve hemen hemen her yerde benzer özellikler gösterdiği için taleplerde ve bunları elde etmek için yürütülecek mücadele biçimlerinde kolaylıkla ortaklaşabilen yığınsal ve homojen bir işçi sınıfı varken: diğer ucunda hem üretim araçlarına sahip olan, hem de iktidarı fiilen elinde tutan, içinde aristokrasinin de yer aldığı burjuva sınıfı bulunuyordu. Rollerin bu denli net, ilişkilerin bu kadar dolaysız, aradaki farkın bu denli keskin, sömürü sisteminin bu denli ağır olduğu koşullarda mücadele araçları olan sendikaların yaygınlaşması ve etkili hale gelmesi de görece daha kolay olmuştur.

Aradan geçen yüz elli yıl içinde üretim sürecinde, üretim araçlarında ve üretim yerlerinde meydana gelen değişiklikler sonucunda kapitalizmin ulaştığı yeni formun, 18. Yüzyıl kapitalizmi ile aynı olduğunu iddia etmek akılcı olmaz. Aradan geçen sürede, bir anlamda kapitalizmin kendini yeniden şekillendirmesi, üretim sürecine yepyeni bir form kazandırması sonucunda, 21. Yüzyıl kapitalizminin biçimi ile 18. Yüzyıl kapitalizminin biçimi arasında azımsanmayacak ve yok sayılmayacak derecede farklar ortaya çıkmıştır.

Aslında benzer bir tartışmayı, işçi sınıfının niteliği ve yeni biçimi için de yürütmek mümkündür. Aradan geçen zaman içinde, emek sömürüsü de daha rafine bir şekle dönüşmüş, sömürü bitmemiş olmasına karşın toplumsal tabakalaşmanın farklı bir sonucu olarak işçi sınıfının var olan nesnel sınırlarıyla sınıf bilincine sahip olan kısmın sınırları arasında azımsanmayacak bir fark ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde, gelişen teknoloji ve bu gelişmenin üretim süreçlerine uygulanmasının sonuçlarından biri olarak, üretim süreci büyük oranda değişmiş, üretim yerlerinin büyüklüğü, her bir birimde çalışan işçi sayısı, işçi-işveren ilişkileri de büyük değişiklikler göstermiştir. Başta dolaysız bir işçi-işveren ilişki üzerinden gerçekleşen sömürü, artık karmaşıklaşan dolaylı ilişkiler üzerinden yeni bir biçim kazanmış ve ağırlığından nerdeyse hiçbir şey kaybetmeden daha rafine bir hale gelmiştir.

21. yüzyıl kapitalizmi, üretim süreçlerini yeniden örgütleyerek bu süreçteki her bir öznenin bir diğeriyle olan ilişkisini oldukça karmaşıklaştırmış, bu ilişkileri, çoğu zaman mevcut mücadele araçlarıyla baş edilemeyecek şekilde, çalışanların aleyhine olan yeni bir forma dönüştürmüştür. Bu değişim süreci içinde sermayenin birikim rejiminin biçimi eskisiyle kıyaslanmayacak şekilde değişmiştir. Makine kırıcılarından bugüne, emek ve sermaye arasındaki mücadelede değişen, evrimleşen özellikler, artık bu mücadele için kullanılan araçların da değişimini zorunlu kılmaktadır. Kuşkusuz sendika bu araçların başlıcasıdır.

Oysa günümüzün sendikal yapıları, ortaya çıktıkları ilk dönemden bugüne, kayda değer bir değişiklik göstermemiş, adeta kendi iç evrimini reddetmiş, dogmatik bir şekilde ilk formlarına bağlı kalmayı tercih etmişlerdir. Mevcut haliyle sendikalar bu yüzden, kapitalizmin üretim sürecini yeniden örgütlemesi karşısında emek mücadelesini yürütmekte zorlanmakta, yapısal sorunlarını aşamadıkça bu etkisizlik, giderek emek mücadelesinde gerilemeleri ve örgütsel kopuşları da beraberinde getirmektedir. Emek alanında bugün, yüz elli yıl öncesinin taleplerinin hala güncel olması, emek mücadelesinin bu göreli gerilemesinin en çarpıcı sonuçlarından biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Aslında sorun, sadece Türkiye’deki emek hareketi ve onun yürüttüğü mücadelenin etkisizliği sorunu değildir. Yeniden örgütlenen üretim süreçleri karşısında emek örgütlerinin içinde bulunduğu yapısal sorunlar, dünya genelinde emek mücadelesinin gerilemesine yol açmaktadır. Sorun, sendikaların örgüt yapılarındaki temsil ve organların dizilişi sorunu da değildir Bu yapısal krize yol açan sorun ancak, 18. yüzyıl sendikal paradigmasını değiştirmekle çözülebilecek niteliktedir. Çünkü klişeleşmiş bir deyimle söylemek gerekirse, 21. Yüzyıl kapitalizmiyle mücadele ederken, 18. Yüzyılda şekillenmiş araçların kullanılması durumunda mücadele sonuçsuz kalacak, emek mücadelesinde yaşanan gerileme ve emek örgütlerinin kendi içine doğru büzülmesi kaçınılmaz olarak devam edecektir.

Sendikal örgütler, yapısal bir değişim geçirmek zorundalar. Gelinen noktada kısmi düzenlemelerle sorunun çözülmesi olanaklı değildir. Yeni bir sendikal paradigmaya, örgütlenmeye ve emeğin ihtiyaçlarına cevap veren yeni bir mücadele anlayışına ihtiyaç vardır. Emek hareketi, bu değişimi tamamlamakta ne kadar gecikirse, kayıplar o kadar fazla olacaktır.(3)

Aslında Marks ve Engels’in Komünist Manifesto’nun son cümlesi olarak yazdıkları, “bütün ülkelerin işçileri (proleterleri) birleşin!” çağrısının ilk adımı belki de önce mavi yakalı, beyaz yakalı vb gibi ayrımları geride bırakarak,  bir ülkenin bütün çalışanlarının emek mücadelesi paydası üzerinde yan yana gelmesi ile mümkün olacaktır.

Mevcut paradigmanın sonucu olarak Sendikal Araçlar sorunu

Emek mücadelesini sürdürmenin temel amacı, emek alanına ilişkin temel kazanımların elde edilmesidir. Tarihin hiçbir döneminde sermaye, emekçilerin haklarının teslim edilmesi konusunda gönüllü olmamıştır. Sömürü ilişkilerinin ortaya çıkmasından bugüne, emekçilerin haklarına yönelik kazanımların elde edilmesinde hakimiyeti elinde bulunduranları zorlayan bir takım araçlar emekçiler tarafından kullanılagelmiştir.

Emek hareketinin sendikal zemin üzerinde örgütlenmeye başlamasıyla birlikte mücadelede (başkaları da olmasına karşın) en yaygın ve en uzun ömürlü kullanılan sendikal araç grev olmuştur.

Günümüzde sendikal formların kullanılmasında ortaya çıkan dogmatik yaklaşım, sendikal araçların kullanılmasında da kendini göstermekte, grev bu biçimiyle artık giderek etkisizleşen bir araca dönüşmektedir.

Bu iddiayı somutlayabilmek ve bir karşılaştırma yapmak için 19. Yüzyılın Fransa’sından bazı örnekler, tartıştığımız sorunu açıklamakta yararlı olacaktır:

1890 ile 1899 arasındaki dokuz yıllık süre içinde Fransa’da 922.080 işçinin katıldığı 4.194 grev yapılmıştır. Bu grevlerin % 24,10’unda tam başarı kazanılmış, % 31’inde uzlaşma biçimi altında kısmi başarı elde edilmiştir. Bu sayılar, grevlerin sayısıyla ilgili sonuçlardır. Grevci işçilerin sayısına göre yapılan hesaplamada, greve katılan emekçilerin % 18,04’ü tam başarı,  %43,33’ü ise kısmi başarı elde etmiştir.(4). O önemde Fransa’daki grevlerin bir kısmı başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da, grevle elde edilen kazanımların oranı bugünkülerle karşılaştırıldığında kıyas kabul etmeyecek derecede fazladır.

Günümüzde küçük biçimsel değişiklikler göstermesine karşın grevlerin, iş bırakmların, iş yavaşlatmaların ve benzerlerinin yaptırım gücü zayıflamış, bu mücadele aracı, yeni sermaye birikim rejimi karşısında giderek etkisizleşmiştir.

Günümüzün dogmatik sendikal anlayışının kullandığı sendikal araçlar, 19. Yüzyılda kullanılanların çeşitliliği karşısında bile oldukça zayıf kalmıştır. Örneğin, 1900 yılında Fransa’da hazırlanan Toplumsal Ekonomi konulu raporda ifade edilen sendikal taktikler (araçlar), günümüz araçlarına göre çok daha fazla çeşitlilik göstermektedir.

O dönemde boykottan toplu sözleşmeye, belli iş alanlarında çalışanların sayısının sendikalar tarafından belirlenmesinden greve kadar çeşitlilik gösteren sendikal araçlar arasında Label olarak adlandırılan, üretilen malların üzerine konulan bir etiketi ifade eden, o malın sendikanın talep ettiği standartlarda üretildiğini gösteren ve bu nedenle tüketiciler arasında rağbet görmesini sağlamaya yönelik olan özendirici yöntem, geçtiğimiz yıllarda Türkiye’de gündeme gelen Kazova direnişini ve Kazova işçilerinin üretimlerinin dolaşıma sokulmasını hatırlatmaktadır ki; aslında içerdiği özgünlüğüne karşın bu örnek günümüzde, ancak bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki direnişte kullanılabilmiştir.

Sendikal anlayışta yapısal sorunlara yol açtığını düşünerek tartışmaya açmayı amaçladığımız dogmatik sendikal yaklaşım, sınıf kavramını analiz etmekten sendikal araçların kullanımına, emek mücadelesinin yürütülmesinden, sendikal örgütlenmeye kadar birçok alanda etkisini göstermektedir.

Emek hareketinin yapısal sorununun çözümünde ilk adım, hiç kuşkusuz mevcut sendikal paradigmanın tartışmaya açılması ve bunun etrafında bir bilgi birikimi oluşturulmasından geçecektir.

(1) TÜİK-2014 verileri

(2) Çalışma Bakanlığı 2014 yılı verileri

(3) Emek Hareketinin Yeniden Yapılandırılması-HDK Emek Meclisi

(4) Emeğin ve Emekçilerin Tarihi- Pierre Brizon

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here