Paylaş

Her zaman zaten çok dinamik olan Türkiye’deki toplumsal ve siyasal gündem, 15 Temmuz’dan bu yana baş döndürücü bir hal aldı. Baştan alıp yeniden anlatmama gerek yok fakat elbette 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasından bahsediyorum.

Önce, aklıma gelen ve gelmeyen bütün sözcüklerle bu kanlı girişimi kınadığımı ve hiç kuşkusuz bunun savunulur bir yanı olmadığını bir kez daha hatırlatmış olayım.

Elbette, analistler, stratejistler, çeşitli isim ve sıfatlardaki uzmanlar, araştırmacı eşeleyici gazeteciler, kenar köşe yazarları, emekli ve emeksiz nice deneyimli insan bu darbe girişimini hiç kuşkusuz didik didik edecekler ve olan biteni bütün açıklığıyla(!) ortaya çıkaracaklardır. Böylece darbenin arkasındaki, yanındaki, yöresindeki, kıyısındaki, köşesindeki siyasal güçler, varsa iç ve dış bağlantılar ve aklınıza gelebilecek bil cümle başka durum da elbette ifşa olacak(!). Bu arada, olayın gelişimiyle ilgili teknik, bürokratik, askeri vs aksaklıklar neyse onlar ve bunlarla ilgili olası çözüm(!) önerileri de bu arada topluma bolca faş edilmiş olacak. Bu nedenle o kısma da şimdilik girmeyeyim.

Ben bugün devam eden bütün bu büyük işler arasında daha ‘fani’ bir şeylerden, asgari etik değerler açısından bakıldığında bile “dram” olarak adlandırılabilecek bir takım “insani durumlardan” bahsetmek istiyorum.

Yıllar önce izlediğim bir filmde geçen olayları, zaman zaman Türkiye’nin çalkantılı dönemlerinde yaşanan hikayelerle benzeştirir ve böyle zamanlarda üzerimize çöken atmosferin bir tür karabasana dönüştüğünü hissederim.

Sözünü ettiğim film, Alman edebiyatçı Heinrich Böll tarafından yazılmış olan “Katherina Blum’un çiğnenen onuru” adlı kitabından aynı isimle sinemaya uyarlanmış halidir. Böll, bu kitabında yaşanan toplumsal sorunların kaynağını kurulu düzende arıyor ve eleştirilerini de daha çok düzene yöneltiyor. Kitapta, (ve tabi ki filmde de) özel yaşam konusunda basının sorumsuzluğu ve devlet bürokrasisinin bireysel özgürlükleri çiğnemesi kıyasıya eleştiriliyor.

Olaylar 1970’lerin Almanya’sında geçiyor. O yıllarda Almanya’da Baadeer-Meinhoff örgütüne yönelik operasyonlar ve soruşturmalar oldukça yoğundur. O dönem Almanya’da kopan bu fırtınayla ilgisiz bir hayatı olan Katherina Blum, bir baloda genç bir erkekle tanışır ve onu evine götürür. Genç, polis tarafından “örgüt üyesi” olduğu gerekçesiyle aranmaktadır ve bu geceden sonra Katherina’nın hayatı da cehenneme döner. Katherina, polis tarafından göz altına alınır, şüpheli olarak sorguya çekilir. Medya ve hükümet, Katherina’nın bütün ilişkilerini, hayatını didikler, o güne kadar kendi halinde bir hizmetçi olarak yaşayan Katherina, bu olaydan sonra basının da katkısıyla komünist diye kamu oyu önünde afişe edilir. Artık Katherina’nın hayatında hiçbir şey eskisi gibi olmaz. Bazı basın mensuplarının insan onurunu önemsemeyen tutumları sonucunda toplumsal çevresinden ailesine kadar Katherina, ülkedeki her kes için bir linç öznesine dönüşür. Sonradan hakkında yapılan hiç bir suçlamanın doğru olmadığı ortaya çıksa da artık geri döndürülemeyecek şeyler yaşamış olan Katherina’nın hayatı ve onuru asla eskisi gibi olmaz.

İşin en çarpıcı yanı ise, filmin yaşanmış gerçek olaylardan esinlenerek kurgulanmış olmasıdır. Ve daha da vahim olanıysa, bu ve buna benzer hikayelerin yanımızda yöremizde de sıklıkla duyulur olmasıdır.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra özellikle kamuda çok hızlı bir şekilde gerçekleşen tasfiye operasyonu istisnasız herkesi tedirgin eden boyutlarda yaşandı ve sanırım hala da devam ediyor. İzleyebildiğim kadarıyla şu ana kadar 80 binden fazla kamu çalışanı açığa alındı. Bu fırtınanın ortasında kalan ilgili ilgisiz birçok insan kendi durumuyla ilgili endişeli ve kaygılı bir bekleyiş içine girdi. Gülen cemaatiyle hiçbir ilişkisi olmamış, dünya görüşü tamamen farklı olan insanlarda bile kendi durumlarıyla ilgili soru işaretleri oluşmaya başladı. Bu gibi insanlardaki kaygı, cemaatle ilişkili olanlarınkine göre elbette daha fazlaydı. Çünkü, muhalif kimlikleri nedeniyle ya da başka bir nedenle karşı karşıya kalacakları “açığa alınma” durumu sonunda, aynı zamanda hayatları boyunca kendilerini hiçbir zaman yakın hissetmedikleri bir gruba dahil edilmiş olacaklar ve bir de bunun böyle olmadığını anlatmaya çalışacaklardı. Yani açığa alınanlar bir de aslında öyle olmadıkları halde  üzerlerine yapıştırılan damgadan kurtulmaya ve tıkıldıkları ‘FETÖ’  torbasından kendilerini çıkarmaya çalışacaklardı. Bu yaftayı silip, kendilerini kurtarıp o torbadan çıkanlardan kaçının hayatı Katherina Blum’unki gibi alt üst olur onu da şimdiden bilmek mümkün değil tabi ki.

Bütün bunları neden mi yazdım?

Aynı okulda çalıştığımız, kuruluşundan beri Eğitim-Sen üyesi olan, Gülen cemaatiyle yolu hiç kesişmemiş bir arkadaşımın 25 Temmuz günü “FETÖ/PDY ilişkisi” iddiasıyla açığa alınması, aklıma Katherina Blum’un çiğnenen onurunu getirdi de ondan yazdım.

Kahterina’nın hayatı, ilk defa tanıştığı birinin polis tarafından aranıyor olmasıyla alt üst olmuştu ve bir daha düzelmemişti.

Arkadaşımın açığa alınmasına neden olan olay ise, dört yıl önce yeni bir ev alması, evi satın aldığı şirketin Bank Asya ile çalışmayı tercih etmesi olmuş. Yapılacak ödemeler için şirketin Bank Asya’ya yönlendirmesi sonucunda arkadaşım da ev borcu için bu bankadaki senetler karşılığında oraya ödeme yapmış ve bu durum da şimdi kendisine “açığa alinma” olarak geri dönmüş.Umarım en kısa zamanda yapılan bu haksızlık düzeltilmiş olur.

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here