Anasayfa Köşe Yazıları Zeynel Özgün yazdı: İnsanın sığınakları olmalı, mesela şiir gibi

Zeynel Özgün yazdı: İnsanın sığınakları olmalı, mesela şiir gibi

Paylaş

İnsanın sığınakları olmalı mutlaka. Mesela şiddetli bir yağmurda kalmışken altına girebileceğiniz bir saçak altı gibi. Ya da içinizden kopan sözcükler boğazınıza düğümlenmişken başınızı yaslayacak bir omuz gibi mesela. Veya kara kışın ortasındaki  ayazda parmaklarınız morarmışken avuçlarına uzanabileceğiniz bir çift sıcak dost elin varlığı gibi…

Fakat şiire her zaman sığınabilir insan. Çünkü şiir ekmek gibidir, acıktıkça ihtiyaç duyarsınız. Hele de içinizi kemiren bir açlıkla boğuşuyorken bir sabahın erken saatinde kenar mahallelerin evlerinden kokusu tüten sıcacık bir ekmek gibidir şiir.  Sıcak ekmeğin buğusu gibi sarar, açlığınızı şiirle dindirebilirsiniz.

İşte o yüzden yılın herhangi bir haftasında veya günün herhangi bir saatinde şiire sığınabilir insan, içini şiirle sıcak tutabilir veya içinde yanan ateşi şiirle soğutabilir.

Mesela Aralık’tayken, yılın da sonu yaklaşmışken, yani yeni bir yıl dünyadakilerin kapısını çalmak üzereyken, insan Ece Ayhan’ı düşünebilir. Ece Ayhan size pekala şu şiirini fısıldayabilir:

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür

Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir.

Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında
Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.

O an içinizi kaplayan efkâr ve yüreğinizi yakan ateş, bir şiirle küllensin istersiniz. Kederinize bir neden olmasa da bir efkar sarar her yanınızı. Oysa eviniz sıcak, pencerenizin camı buğulanmış, sokağa bakan perdeleriniz kapalıdır. Evinizden yemek kokuları da yayılıyordur üstelik. “eksiğim nedir ki?” dersiniz,  “gediğim nerededir” diye düşünürsünüz, sonra anlarsınız ki aslında kederiniz, içinizden gelen bir şeyden değil, memleket ahvalindendir. Çünkü Cahit Sıtkı’nın dediği gibi;

Efkar ettiğimiz şey memleketin halidir
Sanmam hemşehrim sanmam bundan acısı olsun

Sonra kitaptan kitaba gider eliniz, şiirden şiire geçersiniz. Bazen memleket şiirleri okur, kara kara düşünürsünüz, bazen karanlığa ışık olacak bir çift söz ararsınız sayfalarda. Kim bilir hangi şairlerin hangi cümleleri, sizi hangi yolculuklara çıkarır o zaman. Mesela “Can Yücel’siz olmaz” dersiniz ve onun o alaycı ve boğuk sesiyle söylediği

Kurtarıcılar kurtara kurtara
Kurtardılar Memleketi memleket olmaktan

Sözleriyle alaycı bir gülümseme belirir yüzünüzde. Aklınıza takılan bin bir soru ard arda sıralanır. Sorular, başka soruları çağırır, cevaplar ararsınız. Çıktığınız yolculukta attığınız her adımda ayağınızı basacağınız yeri aydınlatan başka bir şiirle karşılaşırsınız. Yol üstündeki bir durakta sizi Şükrü Erbaş bekliyordur belki. Onun elindeki kitaba bakarsınız ve kitabın açık sayfasında 1993’de yazdığı şu şiiri görürsünüz:

Adamın gülüşü kirli, duruşu külhan
Adam durmadan konuşuyor, boğazında boğum yok.
Adamın başında alkışlardan bir duman
Adamın parası var, adam haklı her zaman.

Boğulursunuz o an; başka bir dünya olsun istersiniz, başka türlü bir hayat sürsün her yanda diye düşünürsünüz. Güzelliklere yazılan şiirler okumak istersiniz. Eliniz aceleyle sayfaları birer birer çevirir ve gözlerinizle özlediğiniz ışığa dair cümleler ararsınız. Bir yandan çocuğunuzun saçlarını okşarken bir yandan da Ahmed Arif’in sözleriyle kulağına mırıldanırsınız:

Bunlar,
Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar,
Aşımıza, ekmeğimize
Göz koyanlardır,
Tanı bunları,
Tanı da büyü

Tam o anda fark edersiniz ki Şükrü Erbaş hala oradadır ve başka bir şiire başlamıştır: 

Ey dağları evlerin üstüne yıkan cinnet
Ey narcissus
Kan ve gözyaşı,
Yalnız gövdesiyle var olan sevgisizlik
Kendi ışığıyla yanan pervane
En yüce değeri zulüm olan ahlak!
Ordularıyla soluk alan haksızlık
Bir halkın onuruna yağan kar
Size, BARIŞ deniliyor
Artık ölülerimizin ışıksız gözlerinden değil,
Güneşle yunmuş pencerelerden bakmak istiyoruz dünyaya.
Ciğerlerimiz soldu dağlardan kopalı
Evimiz gökyüzüydü sizden önce
Bahçelerimizi yeniden kurmak istiyoruz
Göçersek biz istediğimiz için göçelim
Öleceğimiz yeri biz seçelim

Artık gecenin ağırlaşan tortusu göz kapaklarınıza inmeden önce mavi bir gökyüzü gelir aklınıza ve o gökyüzü altında ışıklı günlere olan özleminizle Adnan Yücel’in dizelerine sığınır öyle uyursunuz:

….
Bugünlerden geriye,
Bir yarına gidenler kalır
Bir de yarınlar için direnenler…

Şiirler doğacak kıvamda yine
Duygular yeniden yağacak kıvamda.
Ve yürek,
İmgelerin en ulaşılmaz doruğunda.
Ey her şey bitti diyenler
Korkunun sofrasında yılgınlık yiyenler.
Ne kırlarda direnen çiçekler
Ne kentlerde devleşen öfkeler
Henüz elveda demediler.
Bitmedi daha sürüyor o kavga
Ve sürecek
Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek

İnsanın sığınakları olmalı her zaman; mesela şiir gibi…

 

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here