Anasayfa Haber Zeynel Özgün yazdı: O barış bu ülkeye gelecek!

Zeynel Özgün yazdı: O barış bu ülkeye gelecek!

Paylaş

Herkesin kabul ettiği gerçek şu ki, 7 Haziran seçim sonuçları, Türkiye’nin politik ikliminde olumlu ve ileri bir duruma işaret eden tarihsel bir dönüm noktasının ve bunun yarattığı kırılmanın, seçim yoluyla toplumsal iradeye dönüştüğü bir aşama oldu.

O güne kadar göreli bir zayıflama göstermiş olsa da hala toplumsal süreci domine etmek anlamında hayli etkili olan ve AKP’nin siyasal kimliği ile görünür hale gelen yönetim anlayışının hem toplum, hem de siyaset üzerindeki mutlak hâkimiyet durumu bu seçim sonuçları ile hissedilir oranda sarsıldı.

Üstelik ulaşılan toplumsal duyarlık düzeyi ve gelişen yeni siyaset nedeniyle, sarsılan bu mutlak hakimiyetin yeniden eskisi gibi inşa edilemeyeceği de apaçık bir şekilde ortaya çıktı. Zaten bugün yaşadığımız ne varsa, bütün bunlar da o kırılma noktasından sonra hızlanmaya başlandı.

Seçim sonuçları üzerinden topluma faş edilen kaos paranoyası ve bu paranoyayı besleyen gelişmeler de belli ki 7 Haziran’da ortaya çıkan toplumsal iradenin tercihini o veya bu şekilde değiştirmek ve giderek daha büyük bir hızla kaybedilen o eski mutlak hâkimiyet durumunu ‘istikrar’ adı altında yeniden inşa etmek amacına yönelik olarak, mutlak hâkimiyetin eski sahipleri tarafından uygulamaya konuluyor.

Son aylarda daha çok derinleşen savaş koşullarının, sokağa çıkma yasaklarının, kitlesel imhalara yol açan bombalamaların, göz altıların ve her gün daha keskinleşen kutuplaşmaların 7 Haziran seçim sonuçlarıyla ilgili olduğunu reddeden hiç kimse de yok zaten.

Şimdi önümüzde (eğer yapılabilirse) bir genel seçim daha var. Yaklaşık beş ay önce sandığa gitmiş bir ülkede oldukça yüksek bir katılım oranıyla bir seçim yapılmış ve ortaya bir sonuç çıkmışsa bunun geçici-uçucu bir şey olmadığı gayet açık. O halde seçimi yeniden yapmakta ısrar edenler 7 Haziran’dakinden farklı bir sonucun ortaya çıkmasını sağlayacak bir süreç yürütmeyi hedefleyeceklerdir demek yanlış olmaz. Öyleyse her çevrenin seçim stratejisi de bu sürece uygun olarak şekillenecektir. Hepimizin gördüğü gibi bu sürecin temel belirleyeni de çatışma ve savaştır.

Elbette hem Suruç bombasının, hem Ankara bombasının hem de her gün daha çok yaygınlaşan çatışmaların ne 7 Haziran sonuçlarından ne de 1 Kasım’da hedeflenen sonuçlardan bağımsız düşünülmesi doğru olmaz.

Bütün bunlar, hem önümüzdeki seçime kadar olan dönemin hem de ondan sonraki toplumsal/siyasal sürecin, iki ayrı cephede bloklaşmış iki gücün birbirlerine karşı yürütecekleri mücadeleyle geçeceğini gösteriyor.

Bir yanda hem eski mutlak hakimiyetini yeniden inşa etmek, hem de bu amaca yönelik olarak geleceği dizayn etmek için uğraşan ve bunun için dehşet verici riskleri de göze alarak ülkeyi hem içerde hem de dışarda savaşın eşiğine getiren savaş cephesi; diğer yanda maruz kaldığı onca şiddet, tutuklanma, baskılanma, tecrit edilme uygulamalarına karşı ısrarla çatışma yerine diyalog ve müzakereyi savunan, sorunların şiddet yöntemleriyle değil barışçı yollarla çözülmesi gerektiğini temel hedef olarak ifade eden barış cephesi bu mücadelenin iki tarafıdır.

Artık hem seçim, hem de mücadele, savaşı savunan cephe ile barışı savunan cephe arasında bir tercih yapmak durumuyla ilgilidir.

Türkiye’deki hiçbir siyasal çevrenin, hiçbir toplumsal kesimin bugün ülkenin içinde bulunduğu bu siyasal atmosfere karşı kayıtsız kalması mümkün değildir. Elbette hem savaş hem de barış cephesindeki güçlerin kendi aralarında tercihleri bakımından tam ve eksiksiz anlamda bir mutabakat ve siyasal düşüncelerde yüzde yüz bir uyum olduğunu söylemek hem mümkün değil hem de doğal değil.

Fakat kesin ve bilinmesi gerekli olan şudur ki; ya bir toplumsal felakete saplanmadan önceki son çıkış olan barışta ısrar edecek ve barış cephesinin gücüne güç katacağız, ya da savaş ve kan isteyenlerin derinleştirmeye çalıştığı kaotik felaketin değirmenine su taşıyacağız.

İleride belki değişse bile ,gelecekte  birbirimizden farklı olan siyasal hedeflerimizle ilgili ayrılıklarımız önem kazansa ve öne çıksa bile bugün bütün siyasal tercihlerimizin savaş veya barış yanlısı olmak temelinde şekillendiği kesindir.

Rengimizi, kimliğimizi, inancımızı, siyasal hedeflerimizi koruyarak barış cephesinde yan yana gelmenin yolu hem mümkün hem zorunludur.

Onca canını kaybetmiş ve sokaklara akıtılan kanı bile daha kurumamışken intikam ve savaş dili kullanmak yerine ısrarla “her şeye rağmen barış” diyen halkların olduğu bir yerde hala o barışın bu ülkeye gelmesi mümkün.

Öyleyse 1 Kasım’da barış cephesini büyütmek, yeniden ve daha güçlü bir şekilde bunu toplumsal bir iradeye dönüştürerek ülke iklimini halkların barış içinde yaşayacağı bir hale çevirmek de mümkün.

 

 

 

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here