Anasayfa Köşe Yazıları Zeynel Özgün yazdı: “Ölen ben, öldüren benden”

Zeynel Özgün yazdı: “Ölen ben, öldüren benden”

Paylaş


Savaş, sadece iki silahlı gücün karşılıklı çatışmasından ibaret bir şey olmadığı gibi, savaşın etkileri de fiili çatışmanın sona ermesi ile birlikte hemen ortadan kalkmaz.

Biliyoruz ki savaş, başta gencecik insanların yaşamına mal olan bir çatışma süreci olduğu gibi, aynı zamanda siyasal, toplumsal, ekolojik, ekonomik krizi ve hatta yıkımı da beraberinde getirir.

Her şeyden önce insan hayatının devamını sağlamak için, hayata duyulan saygının gereği olarak savaşın kesinlikle durdurulması gereklidir. Bunu en başa yazdıktan sonra, şimdi savaşın diğer tahribatlarını da hatırlayalım:

Siyaset kurumu toplumsal sorunları siyasal zeminde çözme başarısı göstermediği için savaş siyasetin krizidir. Siyaset kurumu bu kriz halinden çıkabilmek için mutlaka siyasal argümanlar geliştirerek mevcut sorunları siyasal zeminde çözme becerisi geliştirmelidir.

Günümüz toplumlarının tek kimlik içine hapsedilmesi olanaksız bir çabadır. İster ulus-devlet yaklaşımı ister belli bir inancı dayatan yaklaşım olsun, toplumun çoğul yapısını tekleştirmeye çalışmak belli bir aşamadan sonra farklı toplumsal kesimler içindeki gerilimlere ve giderek çatışmalara yol açıyor. Tekleştirmeye yönelik dayatmayla ortaya çıkan savaşın toplumsal kriz boyutuna işaret eder.  Bu nedenle toplumsal sorunların çözümünde çoğulluğun korunması esasına dayalı yaklaşımın esas alınması kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Savaş, insanların yanı sıra doğadaki diğer canlıların da yok edildiği zalim bir çatışma sürecinin gelişmesine de yol açar ki, Haftalardır yanan ormanlar, içindeki yaban hayatıyla birlikte yok oluyor. Yani savaş, aynı zamanda ekolojik bir kriz de üretir. Ekolojik hayatın korunması için de savaşa dönüşen çatışmaların bir an önce sona erdirilmesi zorunludur.

Bütün bunların yanı sıra biliyoruz ki savaşlar, ekonomik hayatı da alt üst eden bir etki yaratır. Diğer gerekçeler de yaşamsal öneme sahip olmakla birlikte emekçiler, dar gelirliler, yoksullar açısından barışı savunmak bu açıdan da oldukça önemlidir.

Yakın tarihimize göz gezdirdiğimizde, yoksul ve dar gelirli toplum kesimlerinin alım gücünün az da olsa yükseldiği, mücadele pratiklerinin artış gösterdiği dönemler, ülkede çatışmaların görece az olduğu zamanlara rastlar. Çatışmaların azaldığı böyle dönemlerde emek ve demokrasi mücadelesini yükseltmek de daha mümkün hale gelmiş emekçilerin ve yoksulların kazanımları görece artmıştır.

Savaş koşullarının, ne emekçilerin, ne yoksulların ne de diğer mağdurların seslerinin kolay kolay duyulmadığı, bunun yerine kitlelerde hamaset ve milliyetçilik duygularının kamçılandığı, özellikle toplumun yoksul kesimlerinin bu duygularla mobilize edildiği dönemler olduğu tartışılmaz bir gerçektir.

Örneğin, 12 Eylülden sonra uzun süren baskı ve savaş yılları boyunca emekçi eylemlerinin yükselişi ancak 1990’lı yılların ortalarında dikkat çekiyordu. Bu dönemde emekçilerin direniş dalgası o denli yükselmişti ki 1995’de greve katılan emekçi sayısı 200 bin sayısını bulmuştu. Bu katılım o tarihe kadar bir yılda greve çıkan emekçi sayısı bakımından en üst noktayı ifade ediyordu. Bu dönemde emek mücadelesinin belirgin bir şekilde yükselmesinde, emekçilerin mücadele birikimlerinin yanı sıra ülkede yaşanan atmosferin de etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yine bu dönemde kamu emekçilerinin mücadelesi yükselmiş, kamu emekçilerinin mücadele örgütleri fiili meşru mücadele zemininde güçlenmişti. Bu dalganın yükselmesinde, PKK tarafından ilan edilen 1993 ateşkesinin ülkede yarattığı atmosferin de etkili olduğu, bu koşulların mevcut durumun oluşmasına görece elverişli bir zemin hazırladığı söylenebilir.

Yine 12 Eylül sonrasının o güne kadarki en büyük katılımlı mitingi 24 Temmuz 1999’da Ankara’da 200 bin kişinin katılımı ile gerçekleşmişti. “Mezarda emeklilik” yasası olarak bilinen sosyal güvenlik yasalarındaki değişikliklere karşı Emek Platformu tarafından düzenlenen eylemin, 1 Eylül 1998’de ilan edilen ateşkesin yaşandığı toplumsal koşullarda gerçekleşmiş olması da rastlantı olamaz.

Savaş koşullarının sertleştiği dönemlerde ise, bunun tam tersine emek mücadelesinde büyük hak kayıpları yaşanmış, emekçiler hem mücadele pratikleri hem de ekonomik-demokratik kazanımları açısından ciddi gerilemeler yaşanmıştır.

Özellikle son bir kaç yıl içinde çıkarılan savaş yasaları da emek mücadelesinin bastırılmasının araçları haline getirildi. Grev ertelemeler, emek örgütleri üzerindeki baskılar, sendika genel merkezlerine yapılan polis baskınları bu baskılar arasında ilk akla gelenler olarak sayılabilir.

Savaşın emekçiler ve yoksullar açısından yarattığı bir başka tahribatı görmek için, bu çatışmalarda cepheye sürülen, kitlelerin üzerine yollanan, hayatını kaybeden güvenlik görevlilerinin ailelerinin sosyal ve ekonomik koşullarına da bakmak gerekir.

Eğitim fakültelerinden mezun olan çok sayıda ataması yapılmamış öğretmen polisliğe başvuruyor ve polis olarak çalışmak zorunda kalıyor. Böyle olunca polisliğin bu insanlar için mesleki bir tercih olmadığı, ülkedeki ekonomik koşullar ve işsizlik nedeniyle buna mecbur kaldıkları da söylenebilir. Kitle eylemlerinde teçhiz edilerek emekçiler üzerine sürülenler önemli bir kısmı bu şekilde göreve alınmış olan öğretmen-polislerdir.

Ayrıca, Kürt illerindeki çatışmalarda hayatını kaybeden askeri personelin büyük bir bölümü de “uzman çavuş” veya “uzman erbaş” olarak adlandırılanlardır. Bu askeri personel de herhangi bir mesleki yeterliği olmayan, iş bulma konusunda sıkıntı çeken, zorunlu askerlik süresinden sonra sınava girerek uzmanlığa geçiş yapan ve aileleri maddi yetersizlikler içinde yaşayan insanlardan oluşuyor.

Çatışmanın diğer tarafında yer alıp hayatını kaybeden gençler de büyük oranda ağır yoksulluk ve baskı altında yaşamış olan Kürt ailelerin çocuklarından oluşuyor.

Neresinden bakarsanız bakın, savaş her şekilde dönüp dolaşıp yine bizi, yani emekçileri ve yoksulları vuruyor. Bununla da kalmıyor toplumsal kırılmalara, tehlikeli fay hatlarına ve doğa katliamına yol açıyor.

Üstelik de bu, cepheye sürülen asker ve polisin bile ikna olmadığı, tepki gösterdiği bir savaş.

Bu içler acısı manzara, emekçiler ve yoksullar açısından şiirin şu dizesini akla getiriyor: “Ölen ben, öldüren benden” 

Bu ülkenin emekçileri, yoksulları,  dışlananları, yok sayılanları, ezilenleri, ötekileri, bizler bu savaşı durdurmak zorundayız.

 

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here