Anasayfa Köşe Yazıları Zeynel Özgün yazdı: Son istek: “Beni oğlumdan önce asın”

Zeynel Özgün yazdı: Son istek: “Beni oğlumdan önce asın”

Paylaş

Dersim’in fırtınalı yıllarıydı. 1937 ilkbaharında başlayan “tedip” ve “tenkil” harekatıyla kesin sayısı bugün bile tam olarak bilinmeyen çok sayıda insan öldürülmüş, bir o kadarı da yerinden yurdundan koparılarak ülkenin çeşitli yerlerine zorunlu ikamete (sürgüne) gönderilmek üzere hazırlanmıştı. Dersim’in yoksul köylüleri başlarına gelen bu felaketi anlamlandırmada zorluk çekiyordu. Çatışmalarda öldürülen insanlardan başka, her gün Dersim’in başka bir köşesinden kadın, erkek, çocuk, yaşlı silahsız insanların kurşuna dizildiği yönünde haberler geliyordu.

O günlerde Dersim’in kanaat ve inanç önderlerinden Seyid Rıza, kendi durumunun başka katliamlara bahane edilmesini istemez ve daha fazla kan akıtılmasına engel olmayı düşünür; Erzincan valisinin kendisine yolladığı mektupta belirtilen görüşme davetine icabet etmek üzere Erzincan’a doğru yola çıkar.

Seyid Rıza Eylül 1937’de Erzincan Valisi Fahri Özen‘in, mektubunda bahsettiği heyetle buluşmaya giderken Munzur dağlarının kuzey yakasını Erzincan’a bağlayan Ali Çavuş Köprüsünde tutuklanır. Böylece valinin davetinin ve heyet olayının bir tuzak olduğunu anlar.

Seyid Rıza, savunma hakkı verilmeyen, temyiz hakkı olmayan, savcsı ve hâkimi general bir vali olan mahkemede yargılanır. Elazığ’daki mahkemede göstermelik bir kovuşturma yapılır ve ardından jet bir duruşmayla idama mahkûm edilir. Seksen yaşlarına yaklaşmış olan Seyid Rıza’nın yaşı, kendisinden küçük başka birinin tanıklığına dayanılarak idama engel bir durum olmasın diye küçültülür.

Aynı mahkemede idama mahkûm edilmiş olan 17 yaşındaki oğlu Résik Hüseyin’in idamını görmeye dayanamayacağını düşünen Seyid Rıza, son istek olarak “beni oğlumdan önce asın” der. Çünkü anlatımlardan birine göre derler ki; bir çatışmada oğlunun birini kaybeden Seyit Rıza, oğlunun ölümünü “mı kilité kou kerd vind” (“ben dağların anahtarını yitirdim”) şeklinde anlatmış, bu ölümün kendisini nasıl sarstığını ifade etmiştir. Şimdi aynı acıyı bir daha yaşama ihtimali onun canını yakmış, kalbini sıkıştırmıştı.

Yaşı küçültülerek idama hazırlanan bu yaşlı adamın son derece insani ve vicdani olan bu son isteği bile kabul edilmez, kendisinden önce asılan oğlunun idamı kendisine izlettirilir. Seyid Rıza o gün oğlunun asılmasını izleyerek dağların anahtarını bir kez daha kaybeder.

15 Kasım 1937 günü gökyüzünün henüz aydınlanmadığı saatlerde Elazığ Buğday Meydanında kurulan darağacına yönelen bu yaşlı adam, yanındaki Çağlayangil’e döndü “Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz” dedi. Oğlu ve diğer arkadaşları asıldıktan sonra meydana çıkarıldı. Etrafta kimse yoktu, Ama Seyid Rıza, meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti “Ewladé Kerbela’yime! Bé gunay me! Ayıwo, zulımo, cinayeta! (Evladı Kerbela’yız! Günahsızız! Ayıptır, zulümdür, cinayettir!) dedi. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağıyla tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi.(İdam gecesinin anlatımında İ.Sabri Çağlayangil’in anılarından yararlanıldı)

Seyid Rıza’nın cansız bedeninin nereye gömüldüğü bugün bile hala açıklanmamıştır. Onun idam sehpasının kurulduğu meydanda söyledikleri boşlukta kalmadı. Bir halkın özenle koruduğu bir kutsal emanete dönüştü ve o sözler artık, dağların kayıp anahtarları ile birlikte Dersimlilerin kalbine kazındı.

Şimdi Dersim’deki meydanda heykeli bulunan ve yediden yetmişe her Dersimli için kutsal bir emanet olan Seyid Rıza’nın sesinden tarihe haykırılan o çığlık, duymak isteyen her kulağın, hissetmek isteyen her yüreğin en derin yerinde yeniden ve yeniden çınlıyor:

Ayıptır, zulümdür, cinayettir!

 

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here