Anasayfa Köşe Yazıları Zeynel Özgün yazdı: “Yakılanlar”

Zeynel Özgün yazdı: “Yakılanlar”

Paylaş

Özellikle de Sivas’lı Aleviler, açıkça söylemekten çekindikleri fakat yine de inanç kimliklerini ifade etmek istedikleri zaman kendilerini “yakılanlar” olarak tanıtırlar. Çoğumuz bu tanımlamadan neyin kastedildiğini anladığımız halde ya belki durumu kanıksadığımızdan ya da üzerinde çok düşünmediğimizden başka bir şey söylemeyiz, bunu biraz acı ve hafif bir gülümsemeyle karşılarız; oysa ne kadar iç kanatıcı, ne kadar ruh incitici, ne kadar kavurucu bir kavramdır bu. Öyle değil mi?

Bir halkın toplumsal hafızası, geçmişten devralıp sonraki kuşaklara aktaracağı yaşanmışlıklarının bütünüdür. Bu hafızadaki en önemli köşe taşlarıysa çoğu zaman dramatik bazı olayların yarattığı izdir ki “yakılanlar” kavramı, Türkiye’deki Alevilerde bu izi en iyi anlatan, bir bakıma onların tarihini de en iyi özetleyen kavram haline gelmiştir.

Tarih, geçmişte yaşanıp orada kalmış iyi veya kötü hatıralardan, yaşanmış ve yaşanmışlığıyla tükenmiş olan çeşitli olaylardan, bu olaylar içinde adları geçen insanların yapıp ettiklerinden ibaret bir şey değildir. Tarihten anlaşılması gereken şey, sonradan hatırlanmak üzere belirgin sosyal olguların veya çeşitli olayların kaydedilmesinden farklı bir şeydir. Tarih, inşa ettiği şeyler geçmişte değil gelecekte olan, gelecekte yaşanacak olanlarla yeniden şekillenen ve hiç bitmeyen bir inşaat alanıdır. Hiç kuşkusuz Tarihin inşası her zaman gelecektedir ve tarihte ortaya çıkan sorunların çözümü, gelecekte aradığımız cevaplara göre değişip dönüşecektir. Yakın dönemi de ele alsak, çok eski zamanları da incelesek, tarih ile gelecek arasındaki ilişki bu şekildedir ve değişmez!

Eğer sağlıklı bir gelecek inşa etmek istiyorsak, kuşkusuz ki işe geçmişten başlamak gerekir.  Bu nedenle tarihte yaşanmış bütün toplumsal acılarla yüzleşmek, toplumun ruh sağlığı açısından kaçınılmaz bir gerekliliktir. Aksi halde toplumsal hafızda ortaya çıkacak olan şizofreni, toplumun bütün hücrelerine yayılarak, kuşaklar boyunca sürecek toplumsal bir hastalığa dönüşür. Böyle toplumların bu kişilik bozukluğuyla yaşamlarını sürdürebilmeleri mümkün olmaz.

1993’te gerçekleştirilen Sivas katliamıyla ilgili çok şey söylendi, birçok kişi olayı farklı yönleriyle yazdı, çizdi. Katliamın belgeselleri çekildi. Kaybettiklerimiz için onlarca ağıt yakıldı. Konuyla ilgili binlerce kez haber yapıldı. Yıllar boyu süren yargılamalar başlatıldı. Davalar zaman aşımına uğradı, sanıkların çoğu cezasız kaldı. En son geçtiğimiz günlerde katliamın firari sanıkları hakkında süren dava kapsamında bir duruşma daha yapıldı ve duruşma tam bir dakikada sona erdi. Bu örnek, üzerinden yıllar da geçse bazı acıların her seferinde ruhlarımızı yeniden neden incittiğinin belki de en kısa cevabıdır.

Acıyı yaşayanlar, acıyı paylaşanlar yüreklerinde hiç sönmeyen bu ateşi her yılın Temmuz ayında gerçekleştirilen anmalara taşıyor. Fakat ne yazık ki bu, toplumsal ruh sağlığımızın düzelmesine yetmiyor, on yıllardan beri biriken bir cerahatin bünyemizde yarattığı bir sakatlığı taşıyormuşuz gibi toplumsal ruh sağlımız düzelmiyor. Ah-vah çekmek de yetmiyor. Çünkü ihtiyacımız olan şey bunlardan daha fazlası. Samimiyetle hareket etmeye, onun ardından da hakikatli ve sahici bir yüzleşmeye ihtiyacımız var. Bunu yapamadığımız sürece yakılanlar yakıldıklarıyla, asılanlar asıldıklarıyla, ezilenler ezildikleriyle, sürülenler sürüldükleriyle kalacak, yakılmalar, asılmalar, ezilmeler, sürülmeler devam edecek. Dün olanların benzerleri belki yarın başka bir yerde başka bir biçimde yine karşımıza çıkacak.

Yüzleşmek gerek

Gerek Sivas katliamı, gerekse diğer benzer olaylar için yapılan anmaların, yaşananların yıldönümünde gerçekleştirilen etkinliklerin değerli olduğu, toplumsal hafızanın canlı kalmasını sağlamak için bunların yapılması gerektiği kuşkusuzdur.  Fakat toplumsal ruh sağlığımıza asıl iyi gelecek şey, toplumun her kesiminden devletin bütün kurumlarına kadar herkesi kapsayan hakikatli bir yüzleşmenin sağlanmasıdır.

Bir Alevi dedesine bu yüzleşmeyi sorduğumda bana “Yüzleşilmedi. Olanlar, olduğu yerde kaldı. Dersim’le yüzleşilse Çorum’lar, Maraş’lar olmazdı. Onlarla yüzleşilse Sivas yaşanmazdı, Sivas’la yüzleşilse Suruç olmazdı, Ankara Gar katliamı olmazdı” demişti, haklıydı. Tarih, geleceğimizi inşa etmeye devam ediyordu. Tarihte olanlar geleceğe ilişkin nasıl cevaplar vereceğimize göre şekilleniyordu. Bu, Sivas’ta katliam yaşanmadan önce de böyle olmuştu, Sivas’tan sonra da böyle devam etti. Fakat şimdi bir yüzleşme içermeyen ve içinde boğulur gibi devinip durduğumuz bu gelecek, toplumsal ruh sağlığımızı her gün daha çok tahrip ediyor. Bu tahribatı onarabilmek için hafızamızın canlı tuttuğu ve ağzımıza cam kırığı tadı veren bu ruh acıtıcı olaylarla toplumsal düzeyde hakikatli bir yüzleşme gereklidir.

Toplumsal yüzleşme, en basit anlamıyla bir olgunun ileri süreniyle, inkâr edeninin yüz yüze konuşmasıdır ki bu, toplumun her kesiminde bir farkındalığı mutlaka geliştirecektir. Yok sayılanın, inkar edilenin sözünün güvence alınmasına imkan hazırlayacaktır.

Toplumsal yüzleşmenin bir yanı geçmişe dönük olsa bile, asıl işaret ettiği şey geleceğe ilişkin neleri yapacağımızın konuşulabilmesidir. Yani bir arada yaşama umudunu canlı tutan ve tarih yardımıyla yol alınarak ilerlenen bir gelecek inşası çabasıdır.

Toplumsal yüzleşme, ne kadar can yakıcı olursa olsun hakikati, bir daha kaybolmaması için ortaya çıkarmaya yardım eder. Çünkü ancak ötekinin acısını böyle bir hakikatle anlayabilirsek, inşa edeceğimiz gelecekte yüz yüze bakabileceğimiz günler yaşayabiliriz.

Toplumsal yüzleşme, çok zor da olsa kendini ötekinin yerine koyma yeteneğimizi geliştirir, bizi geçmişimizin acılarından arındırmaya yaklaştırır.

Bütün bunları kendini toplumun şu veya bu kesimine ait hisseden bireylerin hayata geçirmesi, insanlar arasında bu doğrultuda bir adım atma iradesi ortaya çıkması elbette değerli bir şeydir. Fakat yeterli ve kalıcı olan bu değildir. Kökleri çok derine giden, toplumun, siyaset, eğitim, kültür ve hatta ekonomi gibi önemli kurumlarını şekillendiren bir dünya ve toplum algısının değişmesi gereklidir. Unutmamak gerekir ki zor olan değişmek değil, değişimi kabullenmektir. Her şey bu kabulle başlayacak. Toplumsal yüzleşme bu kurumları kapsamadığı, bunlarla birlikte yapılmadığı takdirde, 25 yıldır süren ve bir adım dahi ilerletilemeyen Sivas katliamı davası örneğinde gördüğümüz gibi attığımızı iddia ettiğimiz adımlarla kendimizi ve yanı başımızdakileri kandırmaya çalışacak fakat bunda asla inandırıcı olamayacağız.

Unutulmamalıdır ki toplumsal yüzleşme çok boyutlu bir süreçte gerçekleşir. Bu boyutların bir kısmı, bir arada yaşama, ötekinin varlığına saygı duyma, empati vb gibi bireysel, bir kısmı da sosyolojik nitelikler taşıyor olsa bile yüzleşmenin asıl belirleyici boyutu hiç kuşkusuz ki siyasetteki ve yönetme anlayışındaki sorunlu yaklaşımların geri dönüşsüz bir şekilde ortadan kaldırılmasıdır. Bunun yolu da tekçiliği dayatan değil, çoğulluğa saygı gösteren, onu güvence altına alan, çeşitliliği korumayı esas alan bir toplum düzeni ile bu düzeni oluşturmayı hedefleyen bir siyaseti geliştirmekten geçer.

Bu çaba sadece Sivas katliamı ve onun mağduru olan Aleviler için değil, hakikatli bir yüzleşmeyi gerektiren bütün toplumsal sorunlarımız için gereklidir. Hakikat zemini güçlüdür ve bu tür sorunları çözme iradesi ancak böyle bir zeminde hayat bulabilir.

İhtiyacımız olan şey: İnsan sıcağı

Sivas katliamında 12 yaşındaki Koray ve 14 yaşındaki Menekşe’yi kaybeden Hüsne Kaya’nın bir söyleşide anlattığı şeyler hiç çıkmadı hafızamdan. Çocuklarını anlatırken “Her evde vardır; çocuklar birbirini kıskanır; çocukça nedenlerle didişirler. Menekşe ile Koray da öyleydi. En çok aynı odada yatmamak için kavga ederlerdi. Menekşe, ‘Koray erkek çocuk başka odada yatsın’ derdi. İki göz odamız vardı, nerede yatacak ise? Menekşem kızardı ama soğuk kış gecelerinde Koray’ı yatağına alıp, sarıp sarmalayıp, ısıtarak uyuturdu. Anne derdi, ‘Koray ile yattığımda ben de hiç üşümüyorum.’ Ölüme de, üşümemek için birbirlerine sarılıp gittiler”

Bir geleceğimiz olacaksa bunu birlikte inşa edeceğiz. Ama yaşanmış olan hiçbir şeyi yok saymadan! Bizi bir arada tutan, hayata ısındıran bir şey varsa o da hakikatle yüzleşmiş insanların yaratacağı ‘insan sıcağı’ olacak. Aynı Menekşe’nin, soğuk kış gecelerinde Koray’ı yatağına alıp, sarıp sarmalayarak ısıtması gibi.

“Hani hikâyelerde vardır ya; deseler ki bana ‘hayatta ne istersin?’ İki şey isterim; biri kızım Menekşecan’ın mutlu olmasını; diğeri ise…(yutkunuyor), Menekşe’m ile Koray’ımı rüyamda görmek isterim. Menekşecan, yavrularımı kaybettiğimde daha doğmamıştı, ama o rüyasında görüyor. Bir ben göremiyorum. Görsem de çok uzaktan görüyorum; ‘bağırıyorum, gitmeyin ben sizin yanınıza geliyorum’ diyorum. Suyun, gölün bir yakasında yavrularım, bir yakasında ben. Yüzlerini seçemiyorum. Sesimi duyuramıyorum. ‘Çok üzülüyorsun, ondan rüyanda göremiyorsun’ diyorlar. Bilmiyorum ondan mı? Keşke rüyama girseler; onları görmeyi o kadar çok istiyorum ki” diyor Hüsne Kaya.

Sivas’ı elbette unutmayacağız. Kimse de unutmayacak. Sivas’ı tabi ki hep aklımızda tutacağız. Fakat hınç için değil. Öfke ve öç için değil. Bu acıları başkalarına da yaşatmak için değil. Bir daha kimse bu acıları yaşamasın diye unutmayacağız. Hakikatli bir yüzleşmeyi gerçekleştirmek için unutmayacağız.

Yüzleşelim ki insanlar ve rüyalar huzur bulabilsin artık.

Ruhumuzun ihtiyacı olan şey, yakan bir ateşin kavuruculuğu değil, sarıp sarmalayan insan sıcağının hakikatidir.

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here