Paylaş

İnsanlığın bugüne kadar gelen serüvenine baktığımızda hangi amaç için başlatılmış olursa olsun hiçbir savaş sonsuza kadar sürmüyor, bunu öğrendik. Bir yerden sonra mutlaka kurulan bir masa giriyor devreye.

Üstelik o güne kadar birbiriyle savaşmış olanların masaya oturmak için birbirlerine karşı çok naif duygular besleyip karşılıklı sevgi sözleri söylemesi bile gerekmiyor.

Yani masaya oturanlar için o masada olmak bir şeyleri feda etmek anlamına gelmiyor aslında. Hatta tam tersine masa, geride ne kaldıysa onu korumak için gereklidir.

Çok eksiği de olsa, eleştirilecek bir yığın yanı da olsa bu ülkede daha geçen yıla kadar süren bir “barış ve müzakere süreci” yaşanmıştı. Bu süreç boyunca başta Kürt sorunu olmak üzere toplumsal sorunların çözümü ile ilgili siyaset kurumları üzerinden yürütülen çalışmaların bir sonuca ulaşma ihtimali belirmiş gibiydi.

Bu dönemde ne Kürt gençlerinden, ne devletin resmi görevlilerinden ne de sivil insanlardan kimse bu çatışmalar nedeniyle ölmüyordu.

Yine çok tartışılacak yanlar içermesine, bu ekipte yer alan insanların barış fikri konusundaki samimiyetleri hayli tartışmalı olmasına karşın, aydın, gazeteci ve yazarlardan oluşan ekiplerin yürüttüğü bir dizi panel, toplantı, seminer, sunum, konferans gibi çalışmalar da barış fikrinin toplumsallaşması yönünde kayda değer bir atmosfer oluşturuyordu.

O günlerde herkes hiç bir savaşın sonsuza dek sürmeyeceğini daha yüksek sesle söyler olmuştu, buna inanır gibiydik hepimiz.

Gezi direnişinde çekilen bir fotoğraf elden ele dolaşıyor ve sanki o günleri anlatan bir bayrak gibi posterleşiyordu. Fotoğrafta TOMA’dan sıkılan suyun altında yürümeye çalışan ve BDP bayrağı taşıyan bir genç, Atatürk posterli bir bayrak taşıyan başka birinin elinden tutmuş, birlikte tazyikli suya karşı yürüyorlardı. Onların yanı başındaki başka biri de muhtemelen kendilerine yönelmiş olan polis ekibine iki elini kurt işareti yaparak karşı koyuyordu.

1111

O günleri herkes yaşamamış olsaydı, bu fotoğrafın gösterdiği manzarayı bir mizansen olarak bile düşünemezdik hiç birimiz. Bugünlerin kan ve barut kokan ikliminde o fotoğrafların gösterdiği manzaranın gerçekliği kimsenin aklının ucundan bile geçmiyor artık nerdeyse.

Peki, sonra ne oldu da böyle bir hale geldik? Bu soruya uzun uzadıya cevaplar yazılabilir aslında. Fakat bu cevaplar başka soruları sormayı engelleyemiyor yine de.

Şimdi yaşanan onca acıdan, ölümden, vicdansızlıktan sonra yarın birbirimizin yüzüne nasıl bakacağız? Bunu düşündük mü mesela?

Çocuklarımıza bir arada yaşamanın iyi bir şey olduğunu anlatırken onlara bu günkü bu kin, savaş ve öfke krizlerini nasıl açıklayacağız? Onca yıkım ve ölüm fotoğrafları arasında çocuğumuza gelecek güzel günlerden bahsedebiliyor muyuz?

Elindeki kalemi, cebindeki parayı, kaybetmemek uğruna ülkenin geleceğini karartanlar savaş fikrini toplumsallaştırmaya ve yaygınlaştırmaya can atıyorken, yarın kim kiminle barışı konuşacak? Kimi kiminle barışmaya ikna edebileceğimizi düşündük mü?

Ben Dersim katliamı yıllarında yaşamadım, fakat başta annem ve babam olmak üzere bizden önceki kuşağın yaşadıklarından öğrendiğim ve iliklerime kadar işlediğini hissettiğim acılar biliyorum.

Sırf siyasi bir rakibin zor durumda bırakılması amacıyla değil de, içtenlikle dile getirilse bile dilenecek bir özrün yaşanmış onca acıyı sağaltmak için çok yetersiz kalacağını da biliyorum. Böylesi bir toplumsal yaranın kalıcı etkileri olacağını kestirmek için çok fazla şey bilmeye gerek de yok aslında. Şimdi mayalanan bu acılar yarın nasıl sağalacak, bir fikrimiz var mı?

Şimdi dönüp de diğer yarımıza bakmanın zamanı gelmedi mi artık? Yaşanan şeyin bir ‘iç kanama’ olduğunu düşünemiyor muyuz?

Mahalleler, ilçeler, kentler yerle bir oluyor. Görüyoruz değil mi?

Ölen insanların cenazeleri günlerce sokaklarda öyle kalıyor. Ölü bir insan bedeninin sokak ortasında nasıl çürümeye başladığını fark edemiyor muyuz?

Onlarca çocuk ve hatta bebek ölüyor. Çocuklarımızın gözlerine bakarken bunlar geliyor mu aklımıza?

Ülkenin dört bir yanına her gün daha çok sayıda cenaze gidiyor. Ölen her bir insanın annesinin akıttığı göz yaşını görüp yaktığı ağıtları duyamıyor muyuz?

Birbirimizin dirisine, yaralısına, ölüsüne saygıyı unutacak kadar birbirimizden kopuyoruz. Yanı başımızdakinin çığlığını duyamıyor muyuz artık?

Bir film sahnesinde görsek bile gözümüzü kaçıracak derecede ürpertici onlarca resim ve görüntü her gün defalarca düşüyor önümüze. Gözlerimizi kapatmaya devam mı edeceğiz?

Hiçbir savaş sonsuza kadar sürmez! Bunu unuttuk mu?

Yarın birbirimizden gözlerimizi kaçırmak zorunda kalmamak için bu savaşı durdurmak adına bir şeyler yapmak gerekmiyor mu artık?

Hem de hemen şimdi!

Bakacağımız o yüzü şimdi parçalarsak yarın birbirimizin yüzüne nasıl bakacağız?

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here