Anasayfa Haftanın Yazısı Zeynel Özgün yazdı: “Zavallı Meksika! Tanrı’ya çok uzak; ABD’ye çok yakın!”

Zeynel Özgün yazdı: “Zavallı Meksika! Tanrı’ya çok uzak; ABD’ye çok yakın!”

Paylaş

ABD’deki başkanlık seçimlerinin sonuçlanmasından sonra, basındaki haberlerden birine göre Trump’ın seçilmesi en çok Meksika Peso’sunu vurmuş. Haberi okuduğumda aklıma gelen ilk şey, bir kitapta okuduğum başlıktaki cümle oldu. “Zavallı Meksika! Tanrı’ya çok uzak; ABD’ye çok yakın!”

Çoğumuz biliriz, Latin Amerika tarihi, işgallerin, kıyımların, köleliğin, diktatörlüklerin, savaşların, sömürünün, katliamların, asimilasyonun ve bir o kadar da direnişin, devrimci bir ruhun tarihidir. Tarih boyunca kıta Amerika’sında kazananlar da olmakla birlikte Latin halkları ne yazık ki yüz yıllar boyunca kaybedenler grubunda yer aldı. Galeano’ya göre Latin Amerika, kesik damarların kıtasıdır

Latin Amerika, ‘keşfedildiği’ (aslında işgale uğradığı) günden beri, buradaki bütün kaynaklar önce Avrupa ve İngiltere sermayesinin, sonra da Amerikan sermayesinin kasalarına aktı. Hem de yüz binlerce insanın kanı pahasına ve köklü bir kültürü yok ederek. Yüz yıllar boyunca devam eden, bu gün de sosyal ve siyasal sonuçları yaşanan bu süreçte ortaya çıkan ilk işgalciler “kaşif”, kültürlerin, kimliklerin ve inançların yok edilmesi yani asimilasyon ise “uygarlaştırma” olarak adlandırıldı.

On beşinci yüzyılda, Avrupa’da ekonomik kriz kapıya dayanmışken Latin Amerika’ya ulaşmayı başaran işgalciler, önce altın ve gümüş madenlerini talan ettiler. Buradan çıkarılan madenler, on binlerce yerlinin hayatı pahasına Avrupa’ya aktı ve bu sayede Avrupa’daki krizin üstesinden gelinebildi. Ardından şeker kamışı, sonra kahve ve kauçuk plantasyonlarından elde edilen değerler önce Avrupa’nın, ardından da İngiltere’nin iştahını kabartmıştı.

En son işin içine ABD’nin girmesiyle Latin halklarının yüzyıllardır yaşadığı acı ve kimliksizleştirme süreci hız kazandı ve daha sistematik hale geldi. Şimdi parasının değerini kaybeden Meksika, 1845 yılında ABD’nin Teksas’ı işgali sonucunda çıkan savaşta topraklarının yarısını kaybetmişti. ABD’nin bu günkü Utah, New Meksiko, Colorado, Arizona, Nevada eyaletleri Meksika toprağı iken ABD tarafından işgal edildi.

Fakat öte yandan Latin Amerika, aynı zamanda direnişlerin ve devrimlerin de kıtası oldu. İlk işgalcilerle birlikte alevlenerek tekrarlanan direniş ve isyan dalgası bazen toprak üzerindeki mülkiyet sorunu, bazen dayanılmaz hale gelmiş sömürü ve baskıya karşı başkaldırma, bazen de yitip gitmekte olan bir kimliğe sahip çıkma temelinde gelişti.

Latin Amerka’nın Zapata’sı, Pancho Villa’sı, Hidalgo’su, Sandino’su geçen yüz yılın Allende’si ve kuşaklar boyunca sürecek bir devrim efsanesine dönüşmüş olan Che’si ve Castro’su işte bu koşullarda ortaya çıkan devrimciler oldu.

Yirminci yüzyılın sonlarına doğru yaşanan hızlı teknolojik gelişim ile küreselleşen sermayenin kendini dönüştürebilme yeteneği sonucunda durağanlaşan, fakat buna rağmen devam eden ve sınıf bilinci temelinde büyüyen direniş hareketleri de, görünen o ki artık başka bir mağduriyet alanını da içine alacak şekilde gelişiyor. Öyle bir duruma gelindi ki bir çok yerde sınıf mücadelesi ile kimlik mücadelesi iç içe geçmiş, birbirini besler duruma gelmiş oldu; birini diğerinden ayırt etmek artık neredeyse olanaksız hale geldi.

Önceki yüz yıllarda kötü Avrupalılarla, onlardan beter olan Amerikalıların el koyduğu toprakların kamulaştırılması üzerinden şekillenen Latin Amerika isyanları ve devrimleri, dünyanın diğer köşelerindeki gibi artık başka bir ekseni de içine alacak şekilde sürecek gibi görünüyor.

Dünyada toplumsal gelişim sürecinin sonuna gelindiği ve devrimler çağının bittiği savı, büyük bir yanıltmadan ibarettir. Adaletsizlik sürdükçe kaçınılmaz olarak direniş de olacak, devrimler de devam edecek. Ancak bu devrimlerin, itici güç açısından üzerine oturacağı toplumsal dinamiklerin artık 18. ve 19. yüz yıllardakinden daha farklı olacağını, işin içine yeni dinamiklerin gireceğini tahmin etmek hem çok zor değil, hem de tersini iddia etmek eşyanın tabiatına aykırı olur. Elbette, sömürü ve adaletsizlik, hala devrimlerin temel dinamiğini oluşturuyor. Fakat durağan olmayan, dinamik bir dünya toplumun bulunduğu yeryüzünde bu temel dinamiğe eklenecek yeni argümanların ortaya çıkması da kaçınılmazdır.

ABD seçimlerinde ortaya çıkan durum, dünyada kimlikler arasındaki çatışmaların da şiddetleneceğine ilişkin işaretler taşıyor. Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak, tek kimlik üzerine inşa edilmiş olan ulus-devletler için eskisinden daha zor bir sürecin yaşanacağı kuşkusuzdur. Elbette sadece ulus-devletler ve etki alanlarında değil, aynı zamanda bütün bu kaosun ana kaynağı olan güçlerin arka bahçelerinde de sarsıntının şiddetinin hissedilebileceğini ön görmek mümkün. Kabul edilebileceği gibi, dünya hiç de azımsanmayacak bir hızla genel bir alt-üst oluş sürecinde ilerliyor ve nerede dibe vuracağını kestirmek çok da kolay değil. Fakat kesin olan da şudur ki bu fırtınada ancak ayakta kalabilenler, fırtına sonrası dönemin şekillenmesinde rol oynayabilecek!

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here