Anasayfa Kültür-Sanat Zeynel Özgün yazdı:Melina’nın Bakışları (öykü)

Zeynel Özgün yazdı:Melina’nın Bakışları (öykü)

Paylaş

Her yolculuk öncesinde garip bir hüzün kaplardı içini. Bugün de yine öyleydi. Neden böyle olduğunu bilmiyordu, daha doğrusu hiç düşünmemişti bunu. Nedenini düşünmeden o tanıdık hüznün her yolculuk öncesinde gelip kendisini bulmasını bekliyordu sanki. Belki kalabalık terminallerdeki o ağır veda havasını solumaktandı bu. Belki bulunduğu yerden dört bir yana uzanan yolların diğer ucunda bekleyen özlemi düşündükçe büyüyen bir hüzündü. Aklına getirmek istemese de gidilen o yoldan geri dönememe ihtimali de zaman zaman sinsi bir şekilde gelip ilişiveriyordu zihninin tenha bir köşesine; bundandı belki. Belki de bunların tamamındandı. Nedeni her neyse, o hüzünlü hava yamaçlardan vadiye hızla inen bir sis bulutu gibi işte yine gelip kaplamıştı her yanını.

İnsan yüzleri geçiyordu gözlerinin önünden. Telaşlı, solgun, gölgelenmiş, kaygılı yüzlerdi bunlar. Böyle kalabalık insan yüzleri arasından geçerken her uzun yolculukta kendisiyle baş başa kalmayı sevdiğini hatırladı. O tanıdık hüzün duygusunu bir kenara bırakabilse bir yandan saatler boyunca gözlerinin önünden akıp giden uzak ufukları seyredecek, diğer yandan uzayan gölgeler arasında dolanıp duran anılarını art arda sıralayıp bir çeşit ömür muhasebesi yapacaktı. Bunu yapmayı seviyordu.  Yolu da uzundu zaten.

Otobüsün plakasını okudu. Molalarda kaybolma korkusu değildi bunu yapmasının nedeni. Ama sanki nerede olacağını kayıt altına almak istiyor gibiydi. Garip bir güven duygusu veriyordu ona plakayı bilmek.  Ama ezberleyemiyordu bir türlü bu harf ve sayı kombinasyonunu.  Bir süre harfleri eşya ve yer isimleriyle hatırlayabilmek için benzetmeler yaptı, ama sayılar da işin içine girince her şey yeniden karışıyordu. Vaz geçti.

“Aman boş ver ” dedi, “ne kadarı aklımda kalırsa artık”

Elindeki küçük çantayı yerleştirecekti bir tek. Bagajı iyi ki yoktu. Sevmiyordu bavullarla yolculuk yapmayı. Ona, bilinmeyen yerlere gidişleri ve özlem dolu yolculukları hatırlatırdı valizler. Çocukluğunda yaşadıklarından hatırladığı bazı şeylerdi bunlar. Biletini çıkarıp bir kez daha kontrol etti. Bir an gereksiz bir temkinlilik olarak düşündü bunu. Yanlış otobüse mi binecekti sanki? Aynı saatte Van’a kalkacak kaç otobüs olurdu ki? Yine de kontrol etmek gerekir diye düşündü. Gökçeada değil, İstanbul terminaliydi burası, dikkatli olmak gerekirdi, güven olmazdı çünkü. Yanlış otobüse binen çok kişi vardır mutlaka diye düşündü, onlardan biri olmak hiç de hoşuna gitmezdi.

“Gördün mü bak? Demek ki oluyormuş böyle hatalar” dedi içinden.

Yirmi altı numarada oturan başka biri vardı işte. Bileti alırken ısrarla cam kenarı istemiş, bu numarayı almıştı. Üstelik koltuğu otobüsün sağ tarafındaydı. Doğruluğundan pek emin olmasa da trafik kazası nedeniyle başka bir arabayla çarpışırlarsa nedense otobüsün sağ tarafının daha güvenli olacağını düşünürdü. Böyle bir istatistik var mı bilmiyordu ama çarpışma otobüsün sol yanından olur diye düşünürdü hep.

Yirmi altı numarada oturan adamı uyardı. Kibar davranmaya gayret etti.

“Ben yanlış mı aldım acaba? Cam kenarı olacaktı da. Yirmi altı numara…”

Adam, bu uyarıyı bekliyormuş gibi yeni bir açıklamaya gerek kalmadan yan koltuğa geçmek için kaydı. Belli ki yanlış yerde oturduğunun farkındaydı. Reşit de geçip oturdu yirmi altı numaralı koltuğuna. Gülümsedi belli belirsiz. Ama belli olmasın diye yüzündeki ifadeyi korumaya gayret etti.

* * *

Telefonu çaldığında İstanbul çoktan geride kalmış, güneş ufuk çizgisine yaklaşacak kadar alçalmış, gölgeler uzamıştı. Uzak yamaçlardaki ağaçların arasındaki evler güzel bir fotoğraf görüntüsünü andırıyordu adeta. Sanattan pek anlamazdı ama görüntü güzeldi, bunu anlamak için sanatçı olmaya gerek yoktu doğrusu.

“Telefonu da sessize almadık” diye üzüldü. Seyfullah’tı arayan. Şırnak’ta yaşayan ablasının en büyük oğluydu. Ailece iki haftadır Van’a gelmiş, Reşit’i bekliyorlardı. Köyleri boşaltılınca Van’daki bir akrabalarının yanına sığınmış, geçici bir çözüm olarak orada konaklıyorlardı. Reşit de onları Van’dan alıp gelecekti. Bunu daha önceden konuşmuşlar, Reşit’in yola çıkacağını da biliyorlardı.

“Otobüsteyim… Saat beşte, beşte kalktı evet….. Yarın saat bir gibi ordayım…Evet evet, öğlen birde… Görüşürüz… Kapatıyorum şimdi”

* * *

Reşit dalmıştı. Uzak ufuklarda kaybolmuştu. Zamandan ve mekândan kopmuş gibi hissediyordu kendisini. Biraz da isteyerek yapıyordu bunu. Dalıp gitmek… Uzaklaşmak… Bütün anıları bulundukları kuytularından uyanmışlardı sanki. Gözünün önünden geçip gidiyorlardı; otobüsün camında görünüp kaybolan yol boyu manzaraları gibi. Ta ki o gözler aklına düşene kadar, o bakışları düşünene kadar. Melina’nın gözleri aklına gelir gelmez diğer her şey silikleşti önce. Sonra o gözlerin kederli mavi ışığı titrek bir kandil gibi aydınlattı anılarını. İçine gömüldüğü dinginlik uçup gitmişti o anda.

* * *

Onu ilk gördüğünde altı ya da yedi yaşlarındaydı Reşit. O zaman yeni gelmişlerdi Gökçeada’ya. Gelir gelmez de okula yerleştirmişlerdi. Melina’nın yaşını hiçbir zaman öğrenemedi ama nerdeyse akranlardı, öyle görünüyordu. Kaygılı bir hava vardı sanki Dereköy’de. Çocuk aklıyla da olsa bunu anlıyordu Reşit. Melina babasının yanındaydı o gün, babasının, Kostas’ın elini tutmuştu. Kostas, bir yandan Reşit’in tanıdığı ama adını bilmediği başka biriyle alçak sesle konuşuyor, bir yandan da etrafı kolaçan eden gözlerle, korkuyla sağa sola bakıyordu. Kostas’ı  köydeki çok kişi tanıyordu. Berberdi. Reşit’in babası da birkaç kez bahsetmişti ondan, zaten Kostas’ın adını da öyle öğrenmişti. Kostas’ın gizli gizli Yunanistan’a gidip geldiğini bile söyleyenler vardı. Kostas, konuşulanları kimse duysun istemiyor gibiydi. Duysa da ne konuştuklarını anlamazdı Reşit. Rumca bir yana, Türkçeyi bile zor anlıyordu o zamanlar. Ailesi Van’dan gelip buraya yerleştiğinde nasıl bir yere geldiğini çok anlayamamıştı. Hatırladığı en belirgin şey çok uzun bir yolculuk yaptıkları ve hayatında ilk defa art arda iki defa “deniz üstünden” geçtikleriydi. Biri Van’dan gelirken üzerinden geçtikleri Van gölü, diğeri adaya geldiklerinde geçtikleri büyük denizdi. Van gölünü deniz diye biliyorlardı, öyle diyorlardı ordayken. Nerdeyse deniz kadar büyüktü zaten. Sonraları okuldaki derslerden “Türkiye’nin en batı ucuna” geldiklerini öğrenmişti Reşit. Yirmi altı derece doğu boylamı, Avlaka burnu yakınları. Muradiye’deki Çaldıran depreminden sonra gelip yerleşmişlerdi buraya. Devlet karşılıksız olarak konut vermişti İmroz’da onlara. Sonradan adanın bu adını unuttular, artık ‘Gökçeada’ denilmesi istenmişti çünkü. Öyle dediler. ‘Gökçeada’ydı artık orası herkes için.

Aslında Reşit için burası ne İmroz, ne de Gökçeada’ydı. Onun için burası birkaç sokak, kapısının üzerinde anlam veremediği kadar uzun bir yazı olan okul ve Melina’nın gözlerinden, onun kederli bakışlarından ibaret bir yerdi. Bir de birkaç sokak ilerdeki büyük karadut ağacı ve onun hemen altında içinde şırıl şırıl suların aktığı, tünel gibi uzanan eski ve taştan yapılmış bir yapı olan ‘çamaşırhane’ denilen yer vardı. Çamaşırhaneye gitmeye korkardı o zamanlar. Orası Rumlarınmış. Adadaki Rumlarla pek bir araya gelmezlerdi. Zaten kısa süre sonra köyde hiç Rum kalmayacağı konuşuluyordu. Buna seviniyor muydu Reşit, bilmiyordu. Ama çamaşırhaneyi merak ediyordu. Rumların hepsi giderse çamaşırhanede arkadaşlarıyla (o zamanlar pek arkadaşı yoktu, çünkü Reşit Türkçe bilmiyordu, ama ilerde Türkçeyi daha güzel konuşunca olacaktı nasılsa) oyunlar oynayabilecekti.

Reşit okula -gidip gelirken belki görürüm umuduyla Melina’yla karşılaştıkları sokakta oyalanırdı sık sık. Birkaç defa da uzaktan görmüştü. Arada bir evini öğrenmek için onu takip etmeyi düşünmüştü ama bu düşünce ona ürkütücü geldiğinden vaz geçmişti her defasında. Reşit’in gittiği okul yolun kenarındaydı. Pencereden dışarısı görünüyordu. Okulun giriş kapısı “Yüksel Ey Türk! Senin İçin Yükselmenin Hududu Yoktur” yazısının altındaydı. Okula her girdiğinde anlam veremediği bu uzun yazıyı görüyor ama tek seferde hiçbir zaman okuyamıyordu. Okusa da aklında kalmıyordu.

Melina’nın gözlerinde korkuyla karışık bir keder vardı o gün. Reşit bu bakışları çok sonraları anlamlandırmıştı aslında. Pek konuşmadıkları Rumlarda, tabi bu arada Melina’nın ailesinde gözlediği telaş artmıştı son günlerde. Ellerinde birkaç bavulla Melina ve ailesini bir minibüse binerken gördüğünde içinde kopan o şeyin ne olduğunu anlayamadı Reşit. Başka zaman olsa yapmazdı ama  o gün koşarak minibüsün yanına kadar gitti bir solukta. Melina yüzünü cama yaslamış Dereköy’ün giderek tenhalaşan evlerine, çocukluğunun yarım kalmış oyunlarına mekân olmuş o boş sokaklara bakıyordu. Melina’nın gözleri maviydi, sanki Reşit’in vücudunu delip geçiyormuş, çok uzaklarda bir noktaya bakıyormuş gibiydi. Gözlerindeki o mavi ışığın, Melina’nın gözpınarlarında sabredemeyen birkaç damla gözyaşı ile birleştiğini gördüğünde Reşit, beyninde keksin bir ıslık sesi varmış gibi hisseti kendini. Kalbinde mi vücudunda mı anlayamadığı, tanımadığı, adını koyamadığı bir duyguyla sarsıldı. Sonraki yıllarda okuduğu kitaplardan öğrendi ki keskin bir kederdi o gün yaşadığı. Niye kederlendiğini bilmiyordu ama Melina’nın gözlerine baktığı o an hissettiği duygu tam buydu. Minibüs toprak yolda ilerleyip gözden kaybolduğunda Reşit kendini yoksullaşmış, yalnızlaşmış ve çocukluğunun bütün renklerini kaybetmiş gibi hissediyordu. En çok da mavi rengi kaybetmişti sanki. O günden beri aklından çıkmayan o gözler hiç bırakmadı Reşit’in peşini. Ne perdeleri sıkıca çekilmiş o evlerin önünden geçerken ne de Melina’yı gördüğü o sokakta yürürken. Ne zaman kendisiyle baş başa kalsa o kederli bakışlardaki titrek mavi ışık gelip karşısında öylece duruyordu.  Reşit ne yapacağını bilemiyordu böyle zamanlarda.

* * *

Seyfullah geçen ay aramıştı. Sesinde korkulu, telaşlı bir hal vardı. Bir nefeste anlatmıştı her şeyi. Gerçi Reşit gazetelerden okuyordu bazı şeyleri, ama kendi ailesinden birilerinin böyle bir şeyle karşılaşacağı hiç aklına gelmemişti nedense. Çünkü her kötü şey haberlerde olup bitiyordu sadece, öyle geliyordu insana. Hep başkasına olurdu bunlar, biz de üzülürdük olanlara. Nerden bilirdik ki bir gün bizim de ailelerimiz bu haberlerde geçen insanlar gibi acı çekecek.

“Yaşanmaz oldu buralar” diyordu Seyfullah. “Ne hayvanımız kaldı, ne toprağımızı ekebiliyoruz, ne de yaylaya çıkabiliyoruz. Askerler, her şeyi sırf burdan kaçıp gidelim diye yapıyorlar, köyde kalmamızın imkânı yok. Yaylaya da gidemiyoruz, oralar mayınla dolu. Burda kalamayız artık ”

Reşit adada yaşadıkları köyün yarısından fazlasının kullanılmadığını, evlerin çoğunun boş olduğunu düşünmüştü. İçini kemiren bir rahatsızlık vardı ama nasıl olsa bu saatten sonra kimse de geri gelip yerleşmeyecekti o evlere. Hem evin bakımsız kalıp harabe olmasından da iyidir diye teselli etmişti kendisini. Kaymakamlığa başvurmaya karar vermişti. Düşündüğünden de rahat ilerliyordu her şey. Kaymakamlıkta gerekli yazışmalar yapıldı ve “terör mağduru” aile için boş bir Rum evi Kaymakamlık izniyle tahsis edildi. Öyle demişti Reşit, ‘terör mağduru aile’. Seyfullah ve ailesi için terkedilmiş bir Rum evi ayarladıktan sonra, şimdi onları almaya gidiyordu Van’a. Yıllar önce adadaki Rumların yaşadıkları acı, şimdi Reşit’in ablasının yaşadığı bölgedeki insanların başına geliyordu. Bu topraklarda kuşaktan kuşağa geçen o acı köyden köye dolaşarak insanları yerinden yurdundan koparıyordu.

Reşit adaya geldikten yıllar sonra burada yaşayanların hikâyesini merak edip çok şey öğrenmişti. Öğrendiği her yeni şey kalbine saplanan bir çivi gibi acı veriyordu sanki. Her acıda Melina’nın bakışları geliyordu gözlerinin önüne. Kederi ilk tanıdığı bakışlardı onlar. Yıllar sonra adadan giden Rumlardan bir kısmı, her yıl Ağustos ayında gelip adayı ziyaret ediyor, Tepeköy meydanında bir araya geliyorlardı. Reşit, belki görürüm umuduyla birkaç kez gittiği o meydanda rastlayamamıştı Melina’ya. Görse bakışlarından tanırdı mutlaka. Gerçi sadece Melina değildi onu o meydana götüren şey. Vicdan azabı, günah çıkarma, af dileme veya buna benzer duygular da vardı. Her yolculuk öncesinde gelip kalbine çöreklenen hüznün nedensiz varlığı gibi şeylerdi Reşit’i o meydana götüren duygular. Ama Melina’nın ışığı titreşen o mavi bakışlarını görme umudu her seferinde Reşit’in kalbini başka bir heyecanla sıkıştırıyordu. Meydana gidip oradaki yüzleri tek tek görene kadar kalbinin gümbürtüsünü engelleyemiyordu bir türlü. Son yıllarda giderek daha açık konuşulan sorunlara karşı da duyarlıydı artık Reşit. Kendini öyle görüyor, bu hali hoşuna gidiyordu. Adanın boşaltılma hikayesini öğrenmişti, geri dönüş için yürütülen çabaları da takdirle karşılıyordu. Bütün bunlar Reşit’in kendini biraz da olsa iyi hissetmesini sağlıyordu sanki. Biraz olsun rahatlıyordu, vicdanında bir dinginlik hissediyordu. Ama ne zaman Melina’nın o titrek ışıklı mavi bakışları aklına düşse yeniden içini kanatan bir şeyler gelip boğazına kadar dayanıyordu. Kalbindeki dinginlik ve vicdanındaki huzur Melina’nın bakışlarını düşündüğü ana kadar dayanabiliyordu Reşit’in zihninde. O andan sonra yıllar boyunca acısı dinmeyen o sızılı kederle boğuşup duruyordu. Bu yolculukta da aynısı olmuştu işte. O bakışlar gelip karşısına dikilmiş yine kalbini sıkıştırıp duruyordu oradan. Toprağından sökülüp atılmış güzel kokulu bir çiçek gibiydi Melina; acısı dinmeyen, kokusu bitmeyen bir çiçek.

* * *

Otobüsün camlarından ağaçlar, yollar, kentler, geçiyordu. Ay ışıklı bir geceydi. Ayın dağlara düşen ışığı olağanüstü şekiller çiziyordu. Lacivert bir örtü gibi evreni örten gökyüzündeki parlak yıldızlar altında uzanan yollar, Reşit’i çocukluğuna geri götürüyor gibiydi.

Reşit o kederli mavi bakışların içine dalmış, orada ışıklı, rengârenk rüyalar görüyordu. Rüyasında çocukluğunun ilk yıllarının geçtiği köyün toprak yollarında arkadaşlarıyla birlikte oyun oynuyorlardı. Oyun oynarken birbirleriyle rüyalarının da dili olan, alnı dövmeli annesinin diliyle konuşuyorlardı. Şaşırıyordu Reşit. Çocukluğunun dilini bu kadar akıcı, bu kadar pürüzsüz konuştuğuna şaşırıyordu.

Melina, içinde şırıl şırıl suların aktığı, tünel gibi uzanan eski ve taştan yapılmış bir yapı olan çamaşırhanede Rumca şarkılar söylüyordu. Melina’nın mavi ışıklı gözleri çamaşırhanenin karanlığını aydınlatıyordu. Suların berrak akışında masmavi bir ışık görünüp kayboluyordu. Reşit rüyasında, bugüne kadar hiç bilmediği bu dili anlıyordu. Buna şaşırmıyordu. Unutmak istediği acıların dili gibiydi. Reşit’le Melina aynı dili konuşuyordu artık.

* * *

Reşit Van’dan adaya döneli aylar olmuştu. Seyfullah ve ailesini terkedilmiş o eski Rum evine yerleştirmiş, yeğenine merkezdeki küçük sanayi sitesinde bir de iş ayarlamıştı. Yaz sıcağı bastırmış, ada yazlıkçılarla dolup taşıyordu. Ağustosun ortalarıydı. Yıllar önce adadan ayrılmak zorunda kalan Rumların bir araya geldikleri Meryem Ana Şenlikleri başlayacaktı. Tepeköy meydanında telaşlı bir hazırlığın hareketliliğini gördükçe Reşit’in kalbi yine hızla çarpıyordu. Reşit rüyasında, o karanlık çamaşırhanede Melina’dan duyduğu Rumca şarkıları mırıldanıyordu. Aralarındaki ortak dili, acının dilini öğrenmişti.

(Fotoğraf: Dereköy Çamaşırhanesi-Zeynel Özgün)

Paylaş

1 Yorum

  1. Hüznü ve duygularin harmonisini derinden hissettiren , gorsel tasvirli buyuleyen misss gibi bir yaz.i:)

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here