Anasayfa Dergi Zeynep Direk : Bizim cinsimiz savaşmak ve öldürmekle değil, yaşatmak, var etmek...

Zeynep Direk : Bizim cinsimiz savaşmak ve öldürmekle değil, yaşatmak, var etmek ve güzelleştirmekle uğraşıyor dünyayı

Paylaş

RÖPORTAJ

Artık olağanlaşan olağanüstü günlerinden birinde, İstanbul’un bir ucundaki bir üniversitenin kampüsündeyiz; hava sisli, içimiz sis altındaki okulun tedirgin hissiyle normal bir gündekinden bir miktar daha buruk. Okul girişinde güvenlikte hafif bir ‘gazeteciler geldi’ paniği yaşanıyor. İçerdeki bilgisayardan internet sitemize bir bakınca sakıncalı bir durum olmadığını görüp rahatlıyorlar. Sosyal Bilimler binasına giriyoruz. Ofisinde ‘felsefeci’ Zeynep Direk, kapısı açık bizi bekliyor.

Zeynep Direk konuşmanın, hareket etmenin yanında elbette düşünmenin de erkeklere daha çok ‘yakıştırıldığı’ bir dünyada, felsefe gibi bir alanı seçmiş olmasını büyülenmiş bir halde tutkusunun peşinden yürümeyi sürdürmekle açıklıyor. Tane tane, son derece akıcı bir üslupla konuşurken kendisini zamanında böylesi büyüleyen ‘şeyin’ onu nasıl da zarif bir şekilde sarmaladığını hissetmemek imkansız. 17 yıl Galatasaray Üniversitesi’nde eğitim verdikten sonra 2014 yılından beridir Koç Üniversitesi’nde akademik hayatını sürdüren Direk, Türkiye’deki en değerli felsefecilerden ve akademisyenlerinden biri olarak görülüyor. Yine de, alçak gönüllülükle, bir filozoftan çok felsefe emekçisi anlamına geldiğini söylediği ‘felsefeci’ sıfatıyla anılmayı tercih ediyor. Zeynep Direk’le kitaplar arasında ve müze koridorlarında geçen çocukluğundan akademiye giden gençliğine, yatılı bir okulda özgürlük peşinde deneyimlediği İstanbul’la ilgili düşünceleri ve bugünkü kaygılarına uzanan derin bir sohbette buluştuk.

Felsefeye ilk ne zaman merak saldığınızı hatırlıyor musunuz?

Ben felsefe kitaplarının bulunduğu bir evde doğdum. Annem felsefe öğretmenidir, gerçekten de bilge bir insandır ve çok yeteneklidir. İlk okuduğum kitaplar evdeki kitaplardı; çok okuyan bir çocuktum. O zaman, yani 70’li yıllarda, televizyon yoktu, zaman geçirmek için kitap okurduk. Ben de yalvarırdım bana daha çok kitap almaları için. Can Yayınları’nın çocuk kitapları dizisi o zamanlar yeni başlamıştı, dünya edebiyatı, işte Gogol, Tolstoy, Samed Bahrengi’nin çocuklar için yazdıkları eserleri okuyordum. Bana bunlardan 20 kitaplık bir seri almıştı babam, hepsini 25’er kere okumuştum. Sonra ilkokul dördüncü, beşinci sınıfta annemin edebiyat kitaplarını, Sevgi Soysal, Sait Faik, Nezihe Meriç, Yusuf Atılgan gibi isimleri, Türk edebiyatını okumaya başladım. Ama evde hala bir dizi hiç anlamadığım kitap vardı, felsefe kitapları: Platon, Descartes, Kant, Macit Gökberk’in Felsefe Tarihi, İsmail Tunalı’nın Estetik’i gibi, annemin okuduğu, derslerinde kullandığı kitaplar. Onların dillerini, kavramlarını anlayamıyordum. Kendi kendime ‘büyünce bir gün ben de bu kitapları okuyabileceğim, anlayacağım’ diyordum. Yani çok küçük yaşta bir tanışıklık vardı felsefeyle annem dolayısıyla. Gerçi annem evde sıradan bir insandı, kardeşimle ve benimle felsefe konuşmazdı ama bir felsefecinin halinden tavrından belli olur zaten, en gündelik şeylerde bile bir felsefi tavır çıkar ortaya. Oradan bir tanışıklık vardı.

Ne zaman geçiş oldu bu ‘felsefi’ eserlere?

Ben Galatasaray Lisesi’nde okudum, deniz kıyısında Ortaköy’de. 11 yaşından sonra yatılı okudum. Ve lise son sınıfta müthiş felsefe hocalarımız oldu. Bunlardan bir tanesi Olivier Abel, bir tanesi Bertrand Binoche. Onların yarattığı atmosferde verdikleri derslerle bizim de felsefeye duyduğumuz ilgi arttı ama hep edebiyatla iç içe bir felsefeydi bu, edebiyattan hiçbir zaman kopuk değildi. Felsefeyi de Fransızca okuduk ama tabii benim lise yıllarım asıl şiirle geçti, felsefe hep şiirin yanındaydı. Sonra da üniversitede Boğaziçi Felsefe’ye girdim, zaten aklıma başka bir şey okumak gelmedi bile.

Akademisyen olmaya da öyle mi karar verdiniz?

Yo, akademisyenliğe karar verdiğim için değil, saf bir entelektüel ilgi yüzünden, okumak için, anlamak için felsefeye girdim. Felsefe bana bir anlam dünyası açtığı için ve ben kendimi felsefede keşfetmek, daha çok düşünmek istediğim için. Hiçbir zaman buradan bir meslek çıkacağı aklıma gelmemişti. Hatta yüksek lisans yapmaya karar verdiğimde babama da söylemiştim ‘ben bunu bırakmak istemiyorum, bu eğitimi almaya devam etmek istiyorum ama bu işten de para kazanılmayacak, sen bana hayat boyu bakmaya razı mısın?’ diye. Tabii bizim evde felsefeci bir anne olduğu için felsefenin bir saygınlığı vardı, ‘bakamam’ diyemedi babam. Ben kendimi sürekli öğrenci olarak gördüm, sonunda birden bire nasıl olduysa doktoradayken ‘bu dersi sen veriyorsun’ dediklerinde çok şaşırdım çünkü aklıma hiç gelmemişti ders vereceğim. Hiç hayal etmedim üniversite hocası olacağımı, kendimi üniversitede hoca olarak bulunca çok şaşırdım. Ve önceleri yapabilecek miyim emin değildim, derslerimi neredeyse kelime kelime ezberliyordum ama şiir okur gibi ezbere ders verilmiyor tabii, öğrenci de bir tuhaflık olduğunu hissediyor, siz de öyle. Sonunda bir arkadaşım ‘Zeynep ne yapıyorsun sen? Senin yaptığın suya yazı yazmak. 5-10 sene sonra insanlar senin anlattıklarından ne hatırlayacaklar ki’ dediğinde durumumu yeniden düşündüm. Gerçekten de, zihnimiz bir şey öğreniyor, yeteneklerimiz gelişiyor ama içerikler kayboluyor. Bu işin insanı dönüştüren bir tarafı var ama nasıl dönüştüğünü hafızada birikmiş bir külliyatın mevcudiyetiyle ölçemiyorsunuz. Eminim o dersleri alan insanlar değiştiler, dönüştüler, mutlaka bir etkisi olmuştur ama evet, suya yazı yazmak gibi bir şey bu. Bu metafor bana çok yardımcı oldu, derslerimi deli gibi ezberlemeyi ve nasıl göründüğümle, konuştuğumla ilgili endişelenmeyi bıraktım. Sadece konuya konsantre oldum ve sonra öğrenci de rahatladı ben de rahatladım. Anladım ki bu işi yapabiliyormuşum. Annemin lisede öğrencisi olup da ardından benim üniversitede öğrencim olan bazı öğrenciler bana gelip ‘anneniz sizden daha iyi bir öğretmen’ diyorlardı. O zaman tecrübesizdim, şimdi yine annem önde ama o zamanki kadar bir fark kalmadı arada diyebilirim.

O zaman size hem bir felsefeci hem de kadın olarak ilk ilham veren kişinin anneniz olduğunuz söylemek mümkün…

Evet, kesinlikle.

Onun dışında okumaya devam etmede sizi cesaretlendiren, çok etkilendiğiniz başka akademisyenler, insanlar oldu mu çevrenizde?  

Yaptığım işle bir aşk ve tutku ilişkisi kuran birisiyim. Ve yaptıkları işle böyle ilişkiler kuran çok hocam oldu. Benim için tek bir örnek yok. Mesela Boğaziçi Üniversitesi’nde Arda Denkel vardır, sabah beşte kalkıp çalışırdı, derslerini hazırlardı ve o kadar iyi hazırlanırdı ki gerçekten onun derslerini almış olmak çok etkileyici bir deneyimdir. Şöyle derdi, ‘İnanabiliyor musun Zeynep, sevdiğim işi yapıyorum üstüne de para veriyorlar.’ Büyük bir şans. Yine Gürol Irzık hocamız vardı bilim felsefesi öğretirdi. O da olağanüstü bir coşku ve sevgiyle işini çok iyi yapan bir insandı. Onun derslerinden de çok şey öğrendim. Kötü hocamız yoktu, biz de arkadaş gibiydik onlarla zaten. Çok az sayıda öğrenci vardı o yıllarda, 80’lerin sonunda Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde. Zaten iki kere aynı dersten kalan herkesi atıyorlardı, o yüzden sınıflarda dört-beş öğrenci kalırdı ve dersler hocaların odalarında yapılırdı. Böylece uzun uzun tartışabiliyorduk. O kadar iyi eğitim vermişler ki bize, ben daha sonra doktoraya Amerika’ya gittiğimde oradaki öğrencilerden daha kötü olmadığımı, hatta daha iyi olduğumu keşfettim. Anadilim İngilizce değildi tabii ama bilgi açısından olağanüstü bir formasyonla çıkmışız Boğaziçi Üniversitesi’nden ve hiç zorlanmadan gittiğimiz yerlerde adapte olabildik, rekabet edebildik. Ki o zamanlar Türkiye hala zor bir dönem içindeydi ve bütün zorluklara rağmen bir şekilde tutunmayı başarmış bir bölümdü Boğaziçi Felsefe. Türkiye’ye olağanüstü bir katkısı oldu, oradan birçok öğrenci yurtdışında yüksek lisans ve doktora yapıp Türkiye’ye döndü.

‘Felsefe’ emekçiliği Direk, lisans ve yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi felsefe bölümünde yaptıktan sonra, doktorasını da yine felsefe alanında Memphis Üniversitesi’nde tamamlamış.

Felsefe’nin de erkek egemen bir alan olduğu bariz. Siz bütün bu eğitiminiz süresince bunu hissettiniz mi, zorluklar yaşadınız mı?

Türkiye’de ve dünyada aslında, bir kız çocuk olarak yaşamak, varolmak ve konuşan bir özne olmak her zaman zor. Çünkü cinsiyetçi bir dünyaya doğuyoruz ve cinsiyet ayrımcılığı fark edilen ve fark edilmeyen biçimlerde işliyor. Evde bile erkek çocuğa davranışla kız çocuğa davranış biçimi birbirinden çok farklı olabiliyor. Kızlar hep geride, öfkesini göstermemesi gereken, sessiz ve uysal olması beklenen, taleplerini doğrudan dile getirmesi hoş karşılanmayan varlıklar olarak yetiştiriliyor. Erkekler ise daha mücadeleci, kendini ortaya koymaya, istediğini almaya, ‘benim’ demeye, kendilerini hakları olan bireyler gibi düşünmeye teşvik ediliyor. Şimdi böyle bir cinsiyetçi dünyadan geldiğinizde, sadece bir felsefe ortamında değil, her ortamda zor açılıyorsunuz. Bugün de bizim sınıflarımıza baktığımızda bütün bölümlerden derslerde kız öğrencilerin daha çekingen davrandığını, daha zor açıldığını, söyleyecek çok sözleri, fikirleri olduğu halde kalabalık bir ortamda söz almaya, konuşmaya cesaret edemediklerini görüyoruz. Bir kız öğrencinin kendine, fikirlerine güvenmesi, aklına gelenin söylemeye değer bir şey olabileceğine inanması yıllar alabiliyor. Erkekler ise fikirleri o kadar enteresan olmasa bile, onları hemen söyleyebilme rahatlığı içerisindeler. Fakat tabii son yıllarda, bunu başka akademisyenler de söyleyecektir, kız öğrencilerin performansları yine de erkeklerinkinden daha iyi ve özellikle sosyal bilimlerde erkek öğrenciden çok kız öğrenciler var en iyi üniversitelerde.

Neden sizce?

Bunun sebebi belki de bu toplumda kızların eğitimi bir çıkış yolu olarak görmesi. Yani bu dünyada ikinci cins olarak görüldüklerini fark etmeleri, hayatın o kadar kolay olmayabileceğini hemen anlamaları, zorlukları aşmak için daha donanımlı olmaya çalışmaları. Kızlar eğitimi bir kurtuluş yolu olarak algılıyor. Halbuki erkekler rahatlar, arkalarında çok güçlü aile desteği var, dünyayı kendilerinin olarak düşünüyorlar ve daha kolayca bir keyif insanına dönüşebildiklerini görüyorum. Tabii böyle olmayan erkekler de vardır. Belki sınıfsal da bir şey bu; daha orta sınıf ve üst sınıflardan gelen erkek çocukların rahatlığı takdire şayan. Ama bu kadar çok sayıda çalışkan kızın olduğu bir ortamda, onların iyi eğitim kurumlarına girebilmesi, sınavları kazanabilmesi gün geçtikçe zorlaşıyor gibi görünüyor bana. Ben 17 sene Galatasaray Üniversitesi’nde çalıştım; mezuniyetlerde dikkatimi çekerdi ve başka hocalarla da konuşurduk, Galatasaray Üniversitesi kadın üniversitesi olmuş diye. Bütün sosyal bilimler yüzde 90 kadın öğrenciydi, hatta hukuk, mühendisliklerde bile dağılım yarı yarıyaydı ve Türkiye’de akademiye baktığınızda da kadın öğretim üyesi sayısının hiç de az olmadığını görürsünüz. Öncelikle Cumhuriyet’in kadın öğretmen figürünü desteklemiş olmasını sebep olarak gösterebiliriz. Belki akademisyenlerin ücretlerinin çok iyi olmamasını da erkeklerin bu alanı tercih etmemelerinin bir sebebi sayabiliriz. Şu anda Hollanda’yı kıskandıracak bir kadın akademisyen sayımız var aslında, önemli olan bunu kaybetmemek. İdareci pozisyonlara doğru çıktıkça kadınlar azalıyor. Erkekler genelde yönetici pozisyondalar, dekanlar, rektörler çoğunlukla erkektir.

Boğaziçi Üniversitesi gibi tek bir kurum bile bir ülkeyi nasıl değiştirebiliyor onu görüyorsunuz. Onun için benim hayatımda çok önemlidir. Hala da çok iyi bir okuldur. Bugün Türkiye’de başka okullarda yaptığımız işleri yapabiliyorsak bu Boğaziçi Üniversitesi sayesinde olmuştur.

Kadınların sosyal bilimler gibi dünyayı anlamaya yönelik bölümlere ilgi göstermelerinin, belki kısmen bilinç dışı bir düzlemde, dünyayı, şu anki düzeni değiştirme istekleriyle de bir ilgisi olabilir mi?

Olabilir. Dünyayı anlama ve değiştirme isteğimiz ve elbette sözümüzü söylemeye çok ihtiyacımız var bence, bu da kadınların neden akademik dünyaya ilgi gösterdiğini anlamamıza yardımcı olabilir. Ama genel olarak başka sektörlere de baktığımızda müthiş bir kadın enerjisi görüyoruz. Rekabet etmek zor bu enerjiyle. Bir yandan iktidarın kadınları kamusal alanlardan geriye çekmeye çabaladığı bir dönemde, gerçekten geriye çekilemez bir enerjinin, bir potansiyelin ortaya çıktığını da söyleyebiliriz.

Bir röportajınızda ‘Kadınlar olarak ölmemeyi başarabilmeliyiz’ diyorsunuz. Direnmenin çok önemli olduğunu söylüyorsunuz…

Ben bizim yaşatmaya yönelik olduğumuzu düşünüyorum, sadece çocuklarla ilişkimizde değil, hayvanlarla, bitkilerle olan ilişkimizde de. Bütün kadınlar böyledir demek istemiyorum ama bizim cinsimiz savaşmak ve öldürmekle değil, yaşatmak, var etmek ve güzelleştirmekle uğraşıyor dünyayı diye düşünüyorum, en azından kendi içimde bunu güçlü bir şekilde hissediyorum. Başkalarının iyiliğini düşünmek, başkalarının acısını hissetmek gibi bir duyarlılığımız var, erkeklerden daha çok var bu kadınlarda.

Yapısal bir şey mi sizce bu?

Belki çocukluğumuzdan gelen bir şey, belki başkalarının duygularını anlamaya, hissetmeye daha açık bir şekilde yetiştiğimiz için duyarlığımız daha açık. Kendi içimize kapalı bireyler olarak değil de, ilişkisel bir biçimde düşünmeye eğilimliyiz. Birinin ablası, başka birinin kız kardeşi, birisinin kızı, birisinin annesi, bir başkasının kız arkadaşı. Bunlar sırf rol değil, bunlar bağ, ilişkisel ve duygusal bağlar. Kadınlar olarak böyle bağlar kurmaya ve kendimizi bu bağlar içerisinde konumlandırmaya, düşünmeye, anlamlandırmaya çok yatkınız ve bu bir varoluş biçimi haline geliyor. Dünyadaki acıyı, sevinci, başka birinin ruh halini hissetmek; mekanla ilişkimizde de var bu. Kendimizi yalıtmıyoruz duygusal olarak. Başkalarının tecrübelerini anlamak istercesine dünyaya bakıyoruz. Takip ediyoruz, hissediyoruz. Bu açıklıkla ilgili bir durum. Tabii ki bunun bize getirdiği avantajlar ve dezavantajlar var. Böyle olan bir insan daha çok acı çekiyor ama başkalarına daha çok destek olabiliyor ve daha çok iletişim kurabiliyor. Bizim duygusal iletişim gücümüz gelişmiş, tabii bu kavramsal iletişimde geri kaldığımızı göstermiyor, ikisini birbirinden ayıramayız, bir takım karşıtlıklar kurmak değil burada amacım. Aslında kavramlar duygulara sarmalanmıştır her zaman. Daha çok temas içinde olmaktan bahsediyorum, kendinle, başka insanlarla, başka canlılarla. Elbette bir şiddet ortamında yaşıyoruz, bu ortamdan herkes etkileniyor ve bir sürü kadın cinayete kurban gidiyor. Bir erkek şiddeti var, bu şiddet aynı zamanda içinde bulunduğumuz politik, ekonomik ve sosyal ortamın bir sonucu. Bu şiddetle baş etme sorumluluğumuz var, birbirimize destek olma, dayanışma sorumluluğumuz var. Önce hayatta kalmaya çalışmalıyız, birbirimizi hayatta tutmaya çalışmalıyız. Ve bu ancak dayanışarak olur, yoksa tek başımıza kalacağız bu şiddetin karşısında ve tek başına kaldığında da insan daha kolay kurban düşebilir bu şiddete.

Şiddet demişken. Siz İstanbul’da doğup büyüdünüz, değil mi?

Şişli’de doğdum ama burada büyümedim. Burada doğacakmışım aslında sonra annemin tayini Kırklareli’ne çıkmış ama zor bir doğuma dönüştüğü için İstanbul’da doğum yapmak zorunda kalmış. Sonra Kırklareli, Antalya, Adana gezmişiz. Ben aslında yatılı okula geldim ve sonra da İstanbul’da kaldım hep. Ondan evvel de çocukken her yaz tatile gelirdim, anneannem de burada oturduğu için. Edirnekapı’da oturuyordu. Kariye Cami’si vardır, müze aslında, oraya yakın bir evde yaşardı. Yazları geldiğimde, sokakta bu müzenin etrafında oynardık ve ben her gün müzeyi ziyaret ederdim. Benim çocukluğumun özel mekanlarından bir tanesidir.

Neydi sizi çeken bu müzeye?

Mozaikler. Havariler, Hazreti Meryem, bebek İsa, Khora. Khora, Platon’un Timaeos diyaloğunda, içinde yaşadığımız dünyanın nasıl varlığa geldiğini açıklamak için kullanılan bir varlığın adıdır. Ne varlık ne yokluktur, ne tamamen anlaşılır, ne de duyumsanır, ikisinin arasında bir yerde. Bir tür dişi, varoluşun yatağı diyelim biz ona. Aslında değişmeyen varlıklar model alınarak, onların taklit edilmesiyle Khora’nın içinde duyumsanır dünya meydana gelmiş Platon’un anlattığı köken mitine göre. Kariye Müzesi’nde de Hazreti Meryem İsa’nın döl yatağı, Khora’sıdır. İlahi bir modele göre varlığa gelenin kapsayanı, taşıyanıdır. Böyle yorumlanmış Bizans’a geçtiğinde Platon’un Khora’sı. Kariye Khora’dır. Elbette bunları ben sonradan, felsefe okuyunca çözdüm ama burası çocukken de benim için büyülü bir mekandı. Bilmezdim oradaki havarilerin hikayelerini ama orada bir saat geçirirdim, oyunu bırakır müzeye girerdim, dolaşırdım o sessizlikte, serinlikte. Antalya’da da Antalya Arkeoloji Müzesi’ne her gün giderdim. O zamanlar müzeler bedavaydı ve benim yedi-sekiz yaşlarında bir çocuk olarak tek başıma girmeme izin verirlerdi bu müzelere. Kimse de ‘bilet şu kadar para, sen nereye gidiyorsun, yanında neden bir büyük yok’ filan gibi sorular sormazdı. Sokakta çok özgür bir çocuktum ben ve her gün de bir müze ziyaretim vardı.

O zamandan bugüne geçen zaman içinde hisleriniz, İstanbul’la olan bağınız nasıl değişti, nasıl evrildi peki?

İstanbul’u ben her zaman çok sevdim. Mesela yatılı okurken cuma günleri okuldan çıkıp çoğu zaman tek başıma belediye otobüsüyle annemin ailesinin oturduğu Topkapı İşçi Evleri veya Edirnekapı’ya anneanneme gider, hafta sonumu orada geçirirdim. O sur içi alan o zaman çok farklıydı. Arabesk müziğin yeni doğduğu yıllar. Küçük Ceylan gerçekten küçükken, Küçük Emrah çocukken, 70’lerin sonu, 80’ler. O otobüslerde, minibüslerde bangır bangır arabesk müziğin çaldığı dönem. Benim için çok renkliydi, çok ilginçti. Fakat korkunç bir hava kirliliği vardı o zamanlar, sabah çıktığınızda İstanbul kükürt kokardı ve hepimiz büyüyünce kanserden öleceğimizi düşünürdük. Ayrıca korkunç bir trafik vardı. Sonra git gide İstanbul daha albenili bir şehre dönüştü, belki belediyeciliğin daha iyi yapılmaya başlanması yüzünden. Haliç’in temizlenmesi… Haliç çok kötü kokardı benim çocukluğumda, geçilmezdi oradan. Şimdi öyle değil. İstanbul bana şöyle düşündürtüyor, bazı şeyler de iyiye gidebiliyor Tabii bu arada çok kötü binalar yapıldı çok çirkin şeyler de olmadı değil. 70li yılların sonunda okulun yatakhanesinde kalırken (geçtiğimiz yıllarda yanan Galatasaray binası bizim yatakhanemizdi) bir gece korkunç bir patlama oldu, bütün camlar paramparça oldu. Independenta diye bir Romen tankeri patladı ve aylarca yandı. Sonra söndü, kapkara kaldı, onu götürüp jilet haline getirdiler. O gece hissettiğimiz korkuyu hatırlarım. Geminin yanışını, çıkan dumanları. Bugün Yenikapı’ya ne zaman gitsem anılarımda hala o geminin kapkara olmuş, kömürleşmiş resmi belirir. Benim için hala oradadır o gemi.

Sonra 12 Eylül’ü yaşadık. Ortaokuldaydım. Darbeyi hatırlıyorum. Boğazda yasak kitaplar yüzdü. İstanbul aynı zamanda bende o darbeyle, sokakta askerlerle, ağır silahlar ve tanklarla da mevcut. Birdenbire yaşadığımız baskı, okullarda, her yerde aslında son derece içi boş bir Atatürkçülüğün hakim olması.. Çok acıdır. Benim ilkokulda Atatürk’le ilişkim iyiydi sonra birden bire 12 Eylül oldu ve bizi terbiye etmek adına her ders 20 dakika süren, içi boş ve hiçbir anlamı olmayan ve bir baskı şeklinde üzerimize gelen bir Kemalizm propagandası başladı. O dönem İstanbul’da insanların nasıl konuşmaya korktuğunu, tedirgin olduğunu, içine kapanıp melankolikleştiğini, büyük ablaların ve abilerin nasıl depresyona girdiğini, nasıl bir sessizliğin hakim olduğunu ve bunun ne kadar uzun sürdüğünü hatırlarım.

Eh, bugünlere epey benziyor dedikleriniz…

Evet, sanki aynının ebedi dönüşü gibi. 14 yaşımda yaşadığım şeyleri 50 yaşında yine yaşıyorum. Ergenliğime geri dönmüşüm gibi hissediyorum bazen. Umarım o kadar uzun sürmez bu durum fakat o yıllar benim için İstanbul melankolik bir mekana dönüşmüştü çünkü biz dil konuşarak var oluruz, kendimizi ifade ederek, söz alarak. Özgürlüğümüz de bundan ayrılamaz. Baskı başlayınca gerçek dil kayboluyor, konuşan varlıklar olarak yok oluyor insanlar. Bir ezber alıyor konuşmanın yerini. İçi boş bir ezber. İnsanlar bir tür biçimsel ve içi boşaltılmış cümlelerle yatıp kalkmaya başlıyor, kurumlar sakız gibi resmi ideolojiyi dillerine doluyor, gerçek bir dil bağı olmaktan çıkıyor konuşma. Bunu yaşamak çok zor. Özellikle bir felsefeci için.

İnsan kimliğini kaybetmekten korkmamalı çünkü öyle bir korku varsa aslında o kimlik çok kırılgandır zaten, yoka yakındır. Bir kahveye gittiğimizde orada yaşayan insanların davrandığı gibi davranmakla kimliğimizi falan kaybetmeyiz. Gittiğimiz yere açık olmalıyız, ben bir göçer köyüne gittiğimde, oraya adapte olabilmeliyim.

Zor zamanlarda insanlar İstanbul deyince hep bir nostaljiye başlarlar. ‘Ah eski güzel İstanbul’ bu şehirle ilgili en çok kullanılan tabirlerinden oluverir bu gibi dönemlerde belli bir kesim için…

Ben İstanbul’u hiçbir zaman sadece bir grup insanın şehri olarak düşünmedim. İstanbul her zaman çok kozmopolit bir şehirdi ve aslında katman katman bir yerdi, hiçbir zaman monolitik olmadı. Hep şundan şikayet edilir, İstanbul bozuldu, göç aldı, başka yerlerden geldiler vs. Ama bir bakıma herkes başka yerlerden geldi bu şehre. Benim annemin ailesi de Arnavutluk’tan gelmiş, Balkan Savaşı’nda 1910’da Tiran’dan göç etmek zorunda kalmışlar. Herkes bir yerlerden geldi ve İstanbul gelen herkese kucak açtı, bir yer verdi. Önemli olan bu mekanda birbirimizle karşılaştığımızda ne olduğu, bu karşılaşmadan dinamizmin çıkıp çıkmadığı, ya da bu karşılaşmanın terimlerini nasıl kurduğumuz. Karşılaşma nasıl olacak, kim belirleyecek, terimlerini nasıl koyacağız, etik kodları ne olacak? Asıl mesele bu. Yani burada nasıl yaşayacağımıza dair kodları, alışveriş biçimlerini, sözleşmeleri oluşturmak. Yoksa birilerinin yabancı ya da yerli olması bir şey ifade etmiyor. Bu sıfatlar da bir tür dışlamayı ve ırkçılığı yeniden ürettiği ölçüde çok problemli. Kimse kimseye baskı yapmamalı elbette, fakat şöyle bir şey de olmalı: Bir mekana geldiğimizde orada yerleşik bir kültür buluruz; oranın kendi ethosu, kendi dünyası vardır. Yeni bir ethos’la karşılaşma insanı değiştirmeli. Bizim uyum sağlama yeteneklerimiz var. Bakmak, öğrenmek, yeni bir alışkanlığı bünyeye eklemek, bunda kötü bir şey yok.

 

Ev sahibinin de size açık olması lazım tabii, değil mi?

Evet, zaten onlar çok misafirperverdir, ama gidip de ‘ben İstanbul’dan geldim’ diyerek onların çadırlarını küçümsediğimde yanlış bir şey olur bu. O dünyaya girmenin tadını çıkarmak varken, onların dünyasını dışarıdan kriterlerle yargılamak ve beğenmemek bence bir şiddet biçimi zaten. Tabii bir takım evrensel normlar olmalı, birisinin canı yakılıyorsa, konuktan da can yakanın tarafında olması beklenemez. Orada bir yaşam biçimi var, doğayla mekanla kurulan bir ilişki var. Benim o hayata saygı göstermem gerekir. Ben anlamıyorum mesela, Almanya’ya gidip, orada sadece kendi insanlarıyla ilişki kurmayı, kendini o topluma kapatmayı, eski hayat biçimini yeniden üretmeyi. Başkalaşmaya direnmeyi anlamıyorum ve problemli görüyorum. Bir başkalığa doğru gitmek, onunla temas etmek, bir şey öğrenmek, yakınına gelmek, mümkün olduğu kadar derin bir ilişki kurmak, budur insana bir şey öğreten. Kimliğimizi kaybetmekten o kadar da korkmamamız lazım, neymiş ki kimlik? Hayat çeşitli deneyimlerden ibaret. Korunması gereken bir hazine olarak görmüyorum ben kimliği. Beni değiştirecek her deneyime açığım ve bu tavrı daha sağlıklı buluyorum.

İstanbul bu anlamda artık bir kimlik kenti haline mi geldi yani?

Önemli olan çeşitli farklılıkların nasıl iletişim kurduğu. Herkesin kendi mahallesine çekilip kendi dünyasını yaşadığı bir hale gelirse burası, o zaman herkes kendi kimliğine sarılmış olur. Sadece kendi grubuyla empati yapmak iyi bir şey değil. Ancak başkasından öğrenirsin. Senden farklı, senin grubundan olmayan birileriyle konuşarak. Başkasından, farklılıktan korkmak ve kendi kimliğimizi koruma çabası mekanla olan ilişkimizde de var insanla olan ilişkimizde de. Ülkedeki yaşam tarzlarıyla ve topluluklarla olan ilişkimizde de var. Burada çok temel bir tavır yanlışlığı olduğunu düşünüyorum. Bize çok şey kaybettiren, kutuplaştıran bir tavır. Ve kutuplaştığımız grubu tanımıyoruz hiç. O gruptan kimseyle konuşmuyoruz. Bir bakma, bir dil ilişkisi yok. Onun dünyaya nasıl baktığını bilmiyoruz, o dünyaya girmiyoruz, o bizim dünyamıza girdiğinde, sadece sınıfsal bir takım belirlenimlerle giriyor mesela, bu çok problemli ve Türkiye böyle bir hale geldi. Benim çocukluğumdan bu yana değişen şeyin temel olarak bu olduğunu söyleyebilirim. Sanki benim çocukluğum Türkiye’si belki da az şeyin sorgulandığı bir yerdi ama herkesin birbirine daha açık olduğu bir yerdi de.

İstanbul aynı zamanda bir öğrenci şehri de. Üniversitelerin şehrin dönüşümüne nasıl katkısı oluyor?

Üniversite her yeri değiştiren bir şey. Özellikle de küçük yerleri. İstanbul sadece bir üniversite kenti değil aslında. Kıbrıs’a baktığımızda insan orada kurulmuş bir üniversitenin mekanı nasıl değiştirdiğini görebiliyor. Ya da bir Anadolu kentine, örneğin Van 100. Yıl Üniversitesi’ne bakarsak üniversitenin getirdiği hareketliliği daha kolay görebiliyor insan. İstanbul’da bunu hemen göremeyebiliyoruz, bu İstanbul’un hem çok büyük hem de aynı zamanda bir kültür başkenti olmasından kaynaklanıyor. Sanatçılar, kültür insanları, çok uzun bir süredir hep İstanbul’da. İstanbul’da çok üniversite var, herhalde 30’u geçmiştir. Türkiye’nin başka yerlerinden gelen öğrenciler buraya çok şey katıyorlar ve İstanbul da onları dönüştürüyor. Bu dinamiğe bakmak lazım. İstanbul bir bakıma bir özgürlük mekanı çünkü çok büyük. Buraya geldiğiniz zaman küçük bir alandan çıkıyorsunuz ve kimsenin kimseyi tanımadığı bir şehirdesiniz artık. Bir yerde bu muazzam bir özgürlüğü de beraberinde getiriyor. Herkesin herkesi tanıdığı bir yerde olmamak. Aslında anonim diyebiliriz buna. Size başka bir şey olma imkanı veren, başka şeyleri deneme imkanı veren, yeni ilişkiler kurma, bir tarihin yükünden, ağırlığından kurtulma, daha başka bir kendiliğindenlik veriyor bu şehir. Metropolün, heterojenliğin, kozmopolitliğin verdiği imkanlar var. Özellikle de kadınlara. Küçük, herkesin herkesi tanıdığı bir yerin dışına çıkma imkanı bence çok heyecan verici. En azından Anadolu’dan gelen insanlar burada daha özgür olma şansına kavuşuyorlar. Küçük bir toplumun baskısı sona eriyor. O kalabalığın anonimliğin içinde birey olma imkanı doğuyor. Kendi ilişkilerini kurma, özgürce ilişki kurma imkanı. Örneğin aşık olma, birinin elini tutma, el ele sokakta yürüme, bunlar mümkün oluyor.

Özgürlüğe vurgu yapıyorsunuz…

Evet, tabii özgürlük benim için hep bir ideal olduğu için. Ama özgürlük herkesin istediği bir şey olmayabilir. Korkulan bir şey olabilir. Herkesin özgür olma mücadelesi yok. Benim vardı. Benim hayatımın amacıydı. Daha az baskı altında olmak istedim. Özgürlüğü bir yerlere giderek, başka ülkelerde kalabalıkların içinde kendi ayaklarımın üzerinde durmaya çalışarak, felsefede, kavramlarda, anlamlar dünyasında aradım. Bunun bir kısmı erkek baskısından, bir kısmı toplum baskısından, bir kısmı da benim kendi kendime yaptığım baskılardan kurtulmakla ilgiliydi. İstanbul’un o kocamanlığı ve açıklığı bana özgürlük duygusunu verdi, gençliğim benim bu özgürlük duygusuyla geçti. Kendimi okul ve evden dışarı attığımda özgürlük havası alabildim İstanbul’da.

En kötü, baskının en yoğun olduğu dönemlerde bile o özgürlük bir neşe ve coşkuyla geliyor. Sanki hayatım gitgide daha özgür olabilirmiş umudu vardı gençliğimde. Özgürlüğün genç bir kadın için zor ve tehlikeli bir şey olduğu ama mümkün olduğu inancı. Başıma kötü şeyler de gelse bunları taşıyabilecek, kaldırabilecek güce sahip olabileceğimi, arkadaşlarımla da dayanışabildiğimi hissederek yaşadım ben İstanbul’u.

.

Bu aralar bu özgürlüğü yaşayabiliyor musunuz? Çıkıp dolaşabilmek, gezmek, şehrin tadını çıkarmak ne kadar mümkün bugünlerde sizin için?

Zor bir dönem. Kendimizi güvende hissetmediğimiz günler yaşıyoruz. Saldırılar, patlamalar oldu ve şehir bize kendisini tekinsiz ve tehdit edici tarafıyla gösteriyor. Yine aynı tanıdık şehir ama içinde yabancı ve tehditkar bir şey de var. ‘Acaba evimizden çıkmasak mı, kamusal alana daha az mı çıksak’ düşüncesine sık sık kapılıyorum. Şehrin sevdiğimiz ve bağ kurduğumuz pek çok bölgesinin boşaldığını görüyoruz. Bütün bunların yarattığı bir moral bozukluğu var. 2006, 2007 yıllarında İstanbul’a cıvıl cıvıl bir enerji hakimdi. Gelen yabancı misafirler bile New York’tan sonra dünyanın ikinci başkenti diyorlardı burası için. Avrupa Birliği’ne girmekle ilgiliydi galiba. Onun talep ettiği düzenlemeler, açtığı alan ve verdiği özgürlükler burayı bu kadar canlı ve gelişen bir yer haline getirmişti. AB umudunun azalmasıyla İstanbul’un da inişe geçtiğini söyleyebiliriz. AB’ye girseydik, AB korkmasaydı Türkiye’yi bünyesine almaktan, her iki taraf için de güzel olacaktı. Bugünlerde İstanbul insanların kaçmak istedikleri bir şehre dönüştü; herkes gitmekten, şehri terk etmekten bahsediyor, kendimizi artık eskisi kadar özgür hissetmiyoruz. Bu yüzden benim de içimden çok fazla dışarı çıkmak gelmiyor bu aralar. Çıktığım zaman Boğaz’dan tekneyle iki kıyıyı izlemeyi seviyorum. Vapurla adalara gitmeyi, Kadıköy’e gitmeyi seviyorum. Galata Köprüsü’nde yürümeyi, Mısır Çarşısı’nı Kapalı Çarşı’yı gezmeyi, Sultanahmet’e gitmeyi hala çok seviyorum. Ancak bir misafirim geldiğinde yapabiliyorum bunları, çünkü herkes gibi benim de keyfim kaçtı. İstanbul çok güzel bir şehir, bu böyle kalmayacak elbette. Bugünler geçici, şehrin kendisini toparlayacağını düşünüyorum. Bir şehrin kendisini toparlaması içindeki insanların kendilerini toparlamasıyla mümkün. Bizi bu hale en çok bu ülkede barışı kuramamamız getirdi. AB’nin bizi almaması bir darbe oldu evet ama ancak haklar, özgürlükler ve uluslararası standartlarda bir hukuki yönetimle gelişebiliriz, ancak o zaman burada insanlar mutlu olur, ekonomik gelişme olur ve şehir tekrar parlak, canlı, dinamik bir hale gelir. Demokrasinin gelişmesi insan hakları standartlarının yürürlükte olması, adaletin, hukukun olması; bir şehri şehir yapan şeylerden bahsederken bunları atlayamayız çünkü ancak o zaman insanlar kendilerini özgür ve güvenli hissediyor. O zaman şehir gelişiyor ve parlak bir yer haline geliyor. Yoksa şehir satılacak, parsellenecek, ona buna kiralanacak bir rant alanına dönüşüyor, yağma nesnesi oluyor. Buna engel olacak şey de hukuktur, demokrasidir, uluslararası standartlardır.

FOTOĞRAFLARBanu Öğüt

kaynak : ZERO

Paylaş

Yorum yapın

Please enter your comment!
Please enter your name here